Yeryüzünde işlenen günahların en büyüğü şirktir, Allah'a ortak
koşmaktır. Şirk'ten sonra ikinci dereceyi alan günah, masum bir insanın hayatına
son verip, canına kıymak, onu öldürmektir.
Kendi ihdas ettiği haksız bahanelerle bir insanı öldürüp canına
kıymak, Allah indinde o kadar büyük günah, o kadar dehşetli bir vebaldir ki,
sanki öldürülen tek şahıs değil de, bütün bir insanlıktır...
Rabbimiz, haksız katile bu nazarla bakmakta ve şöyle
buyurmaktadır: "- Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibidir. Kim de suçsuz bir insanı ölümden kurtarırsa, sanki bütün
insanları ölümden kurtarmış gibidir!.." (Maide, 32)
Demek ki, Rabbimiz, yarattığı insanlardan bir tekinin dahi
haksız yere öldürülmesini istemiyor, bunu küçük bir günah, basit bir olay
olarak
görmüyor. Hatta bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:
"Kim bir
mü'mini kasdi olarak öldürürse, o kimsenin cezası Cehennem'de (ebedi)
kalmaktır!.." (Nisa, 93)
Demek ki, bir insanı Allah'a ve ahirete imanından dolayı
öldürmek de ayrı bir durum arzetmekte, bunun cezası da kafirlere mahsus ebedi
ceza olmaktadır. "Bir mü'mini öldürmek, Allah indinde dünyayı tahrip etmekten
daha büyüktür!" (Nesai, Tahrim 2, (7, 83))
Demek ki, mü'min Allah indinde dünyadan ve içindeki diğer
varlıklardan da büyük ve kıymetlidir. Binaenaleyh, hangi cür'et sahibi böyle
aziz ve büyük bir varlığın haksız olarak hayatına kasteder, kainata ibret ve
temaşa ile bakışına mani olur, Allah'ın yaptığı binayı yıkabilir?
Bunu bir hadis mealiyle açıklığa kavuşturalım:
"Eğer bir
mü'minin kanını dökmeye (sema) ve (yer) halkının hepsi de iştirak etse, Allah
onların hepsini de o kanı dökülen tek masum mü'minin hakkını korumak için
yüzüstü Cehennemine sürer!" (Tirmizi, Diyat 8, (1398))
Haksızların çokluğu, haklının tekliği durumu değiştirmez. Hal
böyle iken, bir insan, kendisini hem savcı, hem hakim, hem de infaz memuru
yerine koyup da bir mü'mini nasıl öldürebilir?
Şayet katil, öldürdüğü kimsenin mirasına konacak şekilde yakın
biriyse, katilliğinden dolayı miras hakkını da kaybeder, öldürdüğü maktulün
mirasına da konamaz. O hak, işlediği bu cinayet yüzünden elinden alınmış olur.
Bu yüzden ana-baba katili evlad, miras alamaz; öldürdüğü ebeveyninin malına
varis olamaz.
İslam, katili böyle korkunç günahkar gördüğü gibi, öldürmeye
azmettireni de günaha ortak görür. Sebep olup hazırlayan, kuvvet verip teşvikte
bulunan hakkında da Resul-i Ekrem Efendimiz'in ikazı şudur:
"- Bir adam, bir Müslümanın ölümüne bir tek kelimeyle yardım
etse, kıyamette alnına şöyle yazılır:
- Bu adamın Allah'ın rahmetinden ümidi
kesilmiştir!"
Onun içindir ki, Müslüman, haksız yere adam öldürmeyi cihad
sayamaz. Hukuki şartları ortaya çıkmadan böyle dehşetli bir günaha yaklaşmaya
cür'et edemez.
Ahmed Şahin
Haksız yere ve kasden insan öldürmek, büyük günahlardan olup
cezası kısas ile öldürmedir.
İnsan öldürmek ;
a) Kasıtlı (taammüden)
b)
Kasıtlıya benzer (şibh-i amd)
c) Yanlışlıkla (hata’) olmak üzere üç
nevidir.
Kasıtlı Öldürme
Kasıtlı öldürme, taammüden bir insanı kasd
ederek onu silah, demir parçası, bıçak, büyük sopa vb. öldürücü sayılan
araçlarla yada zehirlerle veya boğarak vb. şekillerde öldürmektir.
Kasıtlıya Benzer Öldürme
Kasıtlıya benzer öldürme (şibh-i
amd), bir insanı, adı geçen ve öldürücü sayılan araçlarla değil de hafif taş,
yumruk, kamçı, küçük sopa vb. öldürücü sayılmayan araçlarla
öldürmektir.
Yanlışlıkla Öldürme
Yanlışlıkla öldürme, öldürme kasdı ve
amacı olmaksızın birinin ölümüne sebebiyet vermekle meydana gelen
ölümdür.
Kasıtlı Öldürmenin Cezası
Kanının akıtılması gerekli olmayan
(masûm) canlı bir insanın kasıtlı olarak öldürülmesi halinde, öldürenin de kısas
ile öldürülmesi gerekir.
Kısas ile öldürülenin öldürme günahı
kalkar.
Öldürülen kişinin (maktûlün) velîsinin kısastan vazgeçip te diyet
isteme hakkı vardır.
Kısas Uygulanacak Kâtilde Aranan Şartlar
a) Kendisine
kısas uygulanacak olan kâtilin, âkil ve bâliğ olması gerekir. Kâtilin kendi
isteğiyle sarhoş olması onu kısas cezasından kurtarmaz.
b) Öldürmenin Kasdî ve Bilinçli Olması
Kasdî değil de kasıtlı
öldürmeye benzer öldürmede yada hata ile gerçekleşen öldürmede kısas
uygulanmaz.
c) Öldürme İsteğinin Şüphe Götürmez Kadar Açık Olması
Maktül’de Aranan Şartlar
a) Kanının Akıtılması Gerekli
Olmaması
Maktulün, müslümanlara karşı savaş halinde olan (harbî) kafir,
mürted, muhsan zânî, zındık vb. nitelik taşıması durumunda, kâtiline kısas
uygulanmaz.
b) Kâtilin Oğlu-Kızı vs. Olmaması
Kâtilin baba, dede ve
yukarısı yada anne, nine ve yukarısı olması durumunda, kendisine kısas
uygulanmaz, diyet ödetilir.
Çocuğun, babasını vs. öldürmesi durumunda ise,
kendisine kısas uygulanır.
c) Kâtil ile Arasında Tekâfü’ün Bulunması
Bir kafir katleden
müslümana yada köle katleden hür kişiye kısas uygulanmaz, kendisine diyet
ödetilir.
Kısas’ın Uygulanma Şekli
Kâtil, maktûlü hangi araçla ve ne
şekilde öldürdüyse, kendisine de aynı araç ve şekilde kısas uygulanır. Ancak
maktûlün velîsi isterse kılıçla kısas yapılmasını tercîh edebilir.
Aynı
şekilde, öldürme sihir yaparak, içki içirerek yada livâta yapılarak işlenmişse,
kısas kılıçla uygulanır.
Kasıtlıya Benzer Öldürmenin Cezası
Yukarda izah
edildiği üzere kasıtlı değil de kasıtlıya benzer şekilde öldürme eyleminin
cezası sadece diyet ödemektir.
Yanlışlıkla Öldürmenin Cezası
Yukarda izah edildiği üzere
yanlışlıkla işlenen öldürme eyleminin cezası da diyet ödemektir.
M.Nurettin Sancar
22 Kasım 2017 Çarşamba
Allah'a Baba Demek
İslamiyette Allah'a babalık ve oğul isnadı yapılamaz, caiz de
değildir. Çünkü bu ifade Hristiyanların Hz. İsa' ya "Allah' ın oğlu" demeleri ve
Allah'a da "Baba" demeleri ile bizim de dilimize geçmiş bir ifadedir. Böyle bir
sözü, bir Müslüman’ın söylemesi düşünülmez. Çünkü mesele doğrudan doğruya
Allah’ın birliği ile alakalıdır.
Bir kere bütün babaları ve oğulları, erkekleri ve kızları yaratan Allah’tır. Yaratıcı, yaratılan olamaz. İslamî deyimle Hâlık, mahluk olmaz. Böyle bir sözü ve inancı kesin olarak Kur’an reddeder. İhlas suresi Cenab-ı Allah'ı "O doğurmamış ve doğurulmamıştır" şeklinde anlatır. Yani, doğanlar ve doğurulanlar Yaratıcı ve Allah olamaz.
En’am Suresi’nde de, "O gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır. O’nun eşi olmaksızın çocuğu nasıl olur? Her şeyi O yaratmıştır, O her şeyi hakkıyla bilir." (6:101),
"Yahudiler, 'Üzeyir Allah’ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir ki, kendilerinden önce kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırılıyorlar." (Tövbe, 9:30)
Hıristiyanlar, Mesih İsa’ya "Allah’ın oğludur" demekle kalmadılar, daha da ileri giderek yine Kur’an anlatımıyla, " 'Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir' diyenler de kâfir oldular, Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir oldular." (Maide, 5:72-73)
Bu yanlış inancı, Kur’an aynı âyette düzeltir ve "Oysa tek bir Yaratıcı’dan başka hiçbir ilâh yoktur” der.
Yabancı filmlerdeki sözler olduğu gibi tercüme ederek söylendiği ve bazı eski Türk filmlerinde düşünülmeden bilinçsizce kullanıldığı için bu batıl inanç ve ifade, dilimize bu filmler ve içimizdeki Rum ve Ermeni vatandaşların kanalıyla geçmiştir. Böyle bir sözü söylemek –Allah korusun– insanı inançsızlığa ve küfre götürür.
Farkına varmadan, sözün nereye gittiğini, nasıl bir sonuç doğurduğunu bilmeden söyleyenler, meseleyi fark eder etmez, yanlışını anlar anlamaz, tövbe istiğfar eder, Allah’tan af ve mağfiret dilerlerse, inşaallah Allah affeder. Fakat anlamını bilerek söyleyen, "Ne yapalım, bir defa dil alışkanlığıdır" diyenler, imanlarını tehlikeye atacak kadar uçurumun kenarında olurlar.
Bir kere bütün babaları ve oğulları, erkekleri ve kızları yaratan Allah’tır. Yaratıcı, yaratılan olamaz. İslamî deyimle Hâlık, mahluk olmaz. Böyle bir sözü ve inancı kesin olarak Kur’an reddeder. İhlas suresi Cenab-ı Allah'ı "O doğurmamış ve doğurulmamıştır" şeklinde anlatır. Yani, doğanlar ve doğurulanlar Yaratıcı ve Allah olamaz.
En’am Suresi’nde de, "O gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır. O’nun eşi olmaksızın çocuğu nasıl olur? Her şeyi O yaratmıştır, O her şeyi hakkıyla bilir." (6:101),
"Yahudiler, 'Üzeyir Allah’ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir ki, kendilerinden önce kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırılıyorlar." (Tövbe, 9:30)
Hıristiyanlar, Mesih İsa’ya "Allah’ın oğludur" demekle kalmadılar, daha da ileri giderek yine Kur’an anlatımıyla, " 'Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir' diyenler de kâfir oldular, Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir oldular." (Maide, 5:72-73)
Bu yanlış inancı, Kur’an aynı âyette düzeltir ve "Oysa tek bir Yaratıcı’dan başka hiçbir ilâh yoktur” der.
Yabancı filmlerdeki sözler olduğu gibi tercüme ederek söylendiği ve bazı eski Türk filmlerinde düşünülmeden bilinçsizce kullanıldığı için bu batıl inanç ve ifade, dilimize bu filmler ve içimizdeki Rum ve Ermeni vatandaşların kanalıyla geçmiştir. Böyle bir sözü söylemek –Allah korusun– insanı inançsızlığa ve küfre götürür.
Farkına varmadan, sözün nereye gittiğini, nasıl bir sonuç doğurduğunu bilmeden söyleyenler, meseleyi fark eder etmez, yanlışını anlar anlamaz, tövbe istiğfar eder, Allah’tan af ve mağfiret dilerlerse, inşaallah Allah affeder. Fakat anlamını bilerek söyleyen, "Ne yapalım, bir defa dil alışkanlığıdır" diyenler, imanlarını tehlikeye atacak kadar uçurumun kenarında olurlar.
Allah'a Şirk Koşmak
Allah Kuran’da her türlü günahı dilerse affedeceğini söylerken,
affetmeyeceği tek günahın ona ortak koşulması olduğunu söyler.
Bu yüzden bu konu belki de bizim hayatımızdaki en önemli konudur. Çünkü Allah korusun, böyle bir durum her insanın başına gelebilecek en büyük felakettir.
Ortak koşmak demek, Allah’a birilerini eş tutmak, onun yanında başka tanrılar olduğunu söylemek, yaratıcının olmadığını savunmak, inançsızlık, puta tapmak, onun indirdiği kitabın yanına başkalarını katmaktır. Ortak koşmanın çok büyük ve affedilmez bir günah olduğunu bildiğimizden dolayı herhangi birine sen ortak koşuyorsun diyemeyiz. Belki bu durumda, Allah katında iftiracı bile olabiliriz.
İşi var diye namaz kılmayana, eğlenceyi ibadete tercih edene, hatta Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapana bile sadece günahkâr diyebiliriz. Bu çok önemli bir ayrıntıdır, gözden kaçırmayalım günahkâr farklı bir şeydir, ortak koşan farklı bir şey. Haşa kendimizi Allah’ın takdirinin yerine karar verici olarak görmeyelim.
Bu yüzden bu konu belki de bizim hayatımızdaki en önemli konudur. Çünkü Allah korusun, böyle bir durum her insanın başına gelebilecek en büyük felakettir.
Ortak koşmak demek, Allah’a birilerini eş tutmak, onun yanında başka tanrılar olduğunu söylemek, yaratıcının olmadığını savunmak, inançsızlık, puta tapmak, onun indirdiği kitabın yanına başkalarını katmaktır. Ortak koşmanın çok büyük ve affedilmez bir günah olduğunu bildiğimizden dolayı herhangi birine sen ortak koşuyorsun diyemeyiz. Belki bu durumda, Allah katında iftiracı bile olabiliriz.
İşi var diye namaz kılmayana, eğlenceyi ibadete tercih edene, hatta Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapana bile sadece günahkâr diyebiliriz. Bu çok önemli bir ayrıntıdır, gözden kaçırmayalım günahkâr farklı bir şeydir, ortak koşan farklı bir şey. Haşa kendimizi Allah’ın takdirinin yerine karar verici olarak görmeyelim.
Nebe Suresi
Mekke döneminde inmiştir. 40 âyettir. Sûre, adını ikinci
âyette geçen “en-Nebe’” kelimesinden almıştır. Nebe’, haber demektir. Sûrede,
ölüm ötesi hayatın varlığını ispat çerçevesinde, kıyamet, öldükten sonra dirilme
ve hesap için toplanma konularına yer verilmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.Birbirlerine neyi soruyorlar?
2,3.Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?
4.Hayır, ileride bilecekler.
5.Yine hayır; ileride bilecekler.
6,7.Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
8.Sizleri (erkekli-dişili) eşler hâlinde yarattık.
9.Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.
10.Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.
11.Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.
12.Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.
13.Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.
14,15,16.Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
17.Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.
18.Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.
19.Gök açılır ve kapı kapı olur.
20.Dağlar yürütülür, serap hâline gelir.
21,22,23.Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
24.Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!
25,26.Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.
27.Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.
28.Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.
29.Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) tamamiyle sayıp tespit ettik.
30.Kâfirlere şöyle denilir: “Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız.”
31,32,33,34.Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
35.Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.
36,37,38.Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
39.İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
40.Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.
Bismillâhirrahmânirrahîm
1.Birbirlerine neyi soruyorlar?
2,3.Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?
4.Hayır, ileride bilecekler.
5.Yine hayır; ileride bilecekler.
6,7.Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
8.Sizleri (erkekli-dişili) eşler hâlinde yarattık.
9.Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.
10.Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.
11.Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.
12.Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.
13.Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.
14,15,16.Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
17.Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.
18.Bu, sûra üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.
19.Gök açılır ve kapı kapı olur.
20.Dağlar yürütülür, serap hâline gelir.
21,22,23.Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
24.Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!
25,26.Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.
27.Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.
28.Âyetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.
29.Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) tamamiyle sayıp tespit ettik.
30.Kâfirlere şöyle denilir: “Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız.”
31,32,33,34.Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
35.Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.
36,37,38.Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahmân’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahmân’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
39.İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
40.Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.
19 Kasım 2017 Pazar
MÜZARAA (ZİRAAT ORTAKLIĞI)
Ziraat ortaklığıdır ki birisi arazisini diğeri işini ortaya koyar. Mahsul aralarında bölüştürülür.
Hasılatın bir kısmı karşılığında ziraatçılık üzerine yapılan bir ortaklıktır.
Ortaklığın geçerli olabilmesinin şartları
1- Ne kadar zaman devam edeceğinin tayin edilmesi gerekir,
2- Arazi ziraata elverişli olmalıdır.
3- Tohum miktarının ve cinsinin belli olması lazımdır.
4- Tarafların mahsulden alacakları hisseler tayin edilmelidir.
5- Arazinin çalışacak olan ortağa teslimi şarttır.
Hasılatın bir kısmı karşılığında ziraatçılık üzerine yapılan bir ortaklıktır.
Ortaklığın geçerli olabilmesinin şartları
1- Ne kadar zaman devam edeceğinin tayin edilmesi gerekir,
2- Arazi ziraata elverişli olmalıdır.
3- Tohum miktarının ve cinsinin belli olması lazımdır.
4- Tarafların mahsulden alacakları hisseler tayin edilmelidir.
5- Arazinin çalışacak olan ortağa teslimi şarttır.
GASP ETMEK (ZORLA BİR ŞEY ALMAK)
Zorla, zulüm olarak başkasına ait olan bir şeyi almaktır.
Hukuk tabiri olarak gasp başkasının mülkünde bulunup kıymet ifade eden bir malı haksız yere zorla alıp ele geçirmektir.
Bir şeyi gasp edenin, eğer duruyorsa, gasp ettiği yerde onu sahibine teslim etmesi lazımdır.
Gasp edilen mal harcanmış ve yok edilmişse misliyattan (yani benzeri verilebilecek mal cinsinden) olduğu takdirde mislini ödemek, misliyattan olmadığı (kıymeti ödenmesi gereken mal cinsinden olduğu) takdirde de gasp edildiği gündeki kıymetini ödemek gerekir. Eğer malın kıymeti eksilmişse bu noksanlık tazmin edilir.
Gasp edilen mal misliyattan olup çarşı-pazarda bulunamazsa dava günündeki kıymetini ödemek icab eder.
Gasb eden gasp edilen malın helak olduğunu iddia etse hakim, "dursaydı onu açıklardı" diye bir kanate sahip oluncaya kadar onu haps eder. Sonra bedelini ödemesine hüküm verir.
Hukuk tabiri olarak gasp başkasının mülkünde bulunup kıymet ifade eden bir malı haksız yere zorla alıp ele geçirmektir.
Bir şeyi gasp edenin, eğer duruyorsa, gasp ettiği yerde onu sahibine teslim etmesi lazımdır.
Gasp edilen mal harcanmış ve yok edilmişse misliyattan (yani benzeri verilebilecek mal cinsinden) olduğu takdirde mislini ödemek, misliyattan olmadığı (kıymeti ödenmesi gereken mal cinsinden olduğu) takdirde de gasp edildiği gündeki kıymetini ödemek gerekir. Eğer malın kıymeti eksilmişse bu noksanlık tazmin edilir.
Gasp edilen mal misliyattan olup çarşı-pazarda bulunamazsa dava günündeki kıymetini ödemek icab eder.
Gasb eden gasp edilen malın helak olduğunu iddia etse hakim, "dursaydı onu açıklardı" diye bir kanate sahip oluncaya kadar onu haps eder. Sonra bedelini ödemesine hüküm verir.
İARE (ÖDÜNÇ VERME)
İare; menfaatları bedelsiz olarak bağışlamaktır. Bir malın kendisi bağışlanmaz, ödünç verilen ondan faydalanır.
Ödünç verilen mal, ödünç alan yanında bir emanettir. Ödünç alan kullananların değişmesi ile değişen bir durum yoksa ödünç aldığını bir başkasına ödünç vermeye hakkı vardır.
Ödünç veren zaman tahdidi koydu ise, ödünç verilen maldan, faydalanmayı, kullanma yerini sınırlandırdı ise ödünç alan bunlara aykırı hareket ederse zayi olduğunda o malın kıymetini öder.
Ödünç verilen mal, ödünç alan yanında bir emanettir. Ödünç alan kullananların değişmesi ile değişen bir durum yoksa ödünç aldığını bir başkasına ödünç vermeye hakkı vardır.
Ödünç veren zaman tahdidi koydu ise, ödünç verilen maldan, faydalanmayı, kullanma yerini sınırlandırdı ise ödünç alan bunlara aykırı hareket ederse zayi olduğunda o malın kıymetini öder.
HİBE (BAĞIŞ)
Birşeyin karşılıksız olarak bağışlanmasıdır.
Hibe, icab, kabul ve kabz (ele geçirmek)la sahih olur. Bağışın yapıldığı meclisde hibe edenin izni olmadan hediyeyi almak caizdir. Ayrıldıktan sonra hediyeyi almak bağışlayanın iznine bağlı olur. Eğer daha önceden hibe edilen mal, kendi elinde bulunuyorsa mücerred kendisine bağışlanmış olmakla ona sahip olur. Bir babanın malını küçük çocuğuna hibe ettiğini söylemesi ile (kabz edilmesine lüzum olmadan) hibe akdi tamam olmuş olur. Küçük çocuğa yapılmış olan bağışı velisi, annesi ve bizzat kendisi ele geçirince küçük ona sahip olmuş olur.
Hibe akdi, hibe edenin "hibe ettim, bağışladım, verdim, bu yiyeceği sana verdim yaşadığın müddetçe bu evi sana verdim" vs sözleri ile meydana gelir.
Hibeye niyet ettiği zaman "bu hayvana seni bindirdim " sözü ile yine "bu elbiseyi sana giydirdim" gibi ifadeler ile hibe akdi meydana getirilmiş olur.
Taksim edilemeyen ortak bir maldaki muayyen bir hisseyi bağışlamak caizdir. Fakat taksim edilebilirse caiz olmaz.
Hibe, icab, kabul ve kabz (ele geçirmek)la sahih olur. Bağışın yapıldığı meclisde hibe edenin izni olmadan hediyeyi almak caizdir. Ayrıldıktan sonra hediyeyi almak bağışlayanın iznine bağlı olur. Eğer daha önceden hibe edilen mal, kendi elinde bulunuyorsa mücerred kendisine bağışlanmış olmakla ona sahip olur. Bir babanın malını küçük çocuğuna hibe ettiğini söylemesi ile (kabz edilmesine lüzum olmadan) hibe akdi tamam olmuş olur. Küçük çocuğa yapılmış olan bağışı velisi, annesi ve bizzat kendisi ele geçirince küçük ona sahip olmuş olur.
Hibe akdi, hibe edenin "hibe ettim, bağışladım, verdim, bu yiyeceği sana verdim yaşadığın müddetçe bu evi sana verdim" vs sözleri ile meydana gelir.
Hibeye niyet ettiği zaman "bu hayvana seni bindirdim " sözü ile yine "bu elbiseyi sana giydirdim" gibi ifadeler ile hibe akdi meydana getirilmiş olur.
Taksim edilemeyen ortak bir maldaki muayyen bir hisseyi bağışlamak caizdir. Fakat taksim edilebilirse caiz olmaz.
VAKIF
Bir malın kendisi sahibinin mülkü hükmünde kalmak üzere sağladığı faydanın belli bir gaye ve yöne tahsis edilmesidir.
Vakfetmek, malı sahibinin mülkü olmak üzere bırakmak ve o malın menfaatlarını sadaka olarak vermek demektir. Hakimin kararı ile tescil edilmeyen mal sahibinin vasiyetine bağlı bulunmayan vakıf geçerli olmaz.
Bir kimsenin, başkası ile ortak bir yerini hakimin kararı olmadan vakfetmesi caiz olmaz.
Vakfın caiz olabilmesi için sonucunu hiç kesintiye uğramayan ebedi bir yöne çevirmek şarttır.
Vakıf olan mal satılamaz ve bir kimseye mülk olarak verilemez. Vakfeden tarafından şart olmasa daha vakfın ayakta durması için herşeyden önce geliri ile vakfın tamiratı yapılır.
Vakıf yapan kimsenin hayatta kaldığı müddetçe vakfın gelirinin tamamını veya bir kısmını kendisine ayırması caiz olur. Mütevelli olmak hakkı da vardır.
Mütevelli güvenilir bir kimse değilse, hakim, vakfı bunun elinden alır ve başka bir mütevelli tayin eder.
Bir mescid yapan kimse onun yolunu kendi yerinden ayırıp içinde insanların namaz kılmalarına izin vermediği müddetçe bu bina kendi mülkiyetinden çıkmaz.
Hastalık halinde yapılan vakıf vasiyyet olur.
Vakıf olan bir kervansaraya ihtiyaç kalmazsa onun vakfı, kendisine en yakın olan diğer kervansaraya nakledilir.
Vakfetmek, malı sahibinin mülkü olmak üzere bırakmak ve o malın menfaatlarını sadaka olarak vermek demektir. Hakimin kararı ile tescil edilmeyen mal sahibinin vasiyetine bağlı bulunmayan vakıf geçerli olmaz.
Bir kimsenin, başkası ile ortak bir yerini hakimin kararı olmadan vakfetmesi caiz olmaz.
Vakfın caiz olabilmesi için sonucunu hiç kesintiye uğramayan ebedi bir yöne çevirmek şarttır.
Vakıf olan mal satılamaz ve bir kimseye mülk olarak verilemez. Vakfeden tarafından şart olmasa daha vakfın ayakta durması için herşeyden önce geliri ile vakfın tamiratı yapılır.
Vakıf yapan kimsenin hayatta kaldığı müddetçe vakfın gelirinin tamamını veya bir kısmını kendisine ayırması caiz olur. Mütevelli olmak hakkı da vardır.
Mütevelli güvenilir bir kimse değilse, hakim, vakfı bunun elinden alır ve başka bir mütevelli tayin eder.
Bir mescid yapan kimse onun yolunu kendi yerinden ayırıp içinde insanların namaz kılmalarına izin vermediği müddetçe bu bina kendi mülkiyetinden çıkmaz.
Hastalık halinde yapılan vakıf vasiyyet olur.
Vakıf olan bir kervansaraya ihtiyaç kalmazsa onun vakfı, kendisine en yakın olan diğer kervansaraya nakledilir.
LUKATA (KAYBOLAN MAL)
Bulunan bir malı yerden alıp kaldırmak,
ona hiç dokunmamaktan daha iyidir. Eğer o malın zayi olacağından
korkulursa onu alıp saklamak vacib olur.
Lukatayı bulan onu sahibine vermek için aldığına şahid tutarsa, yanında emanet olarak kalır. Sahibine vermek için aldığına şahit tutmamışsa (telef ettiğinde) onun kıymetini öder. Kaybolan malı bulan bundan sonra artık sahibi aramaz diye bir kanaata sahip olacağı zamana kadar bulduğunu ilan eder. Bundan sonra malın sahibi gelirse malını alır. Gelmezse bulan isterse fakirlere sadaka olarak dağıtır, isterse de yanında tutar. Fakirlere verildikten sonra sahibi gelir de bu tasadduku kabul ederse, sevabı kendisinin olur. Kabul etmezse onun kıymetini bulana veya fakire ödetir. Eğer fakirin elinde aynen duruyorsa, malını geri alır. Fakir veya bulandan kıymetini hangisi öderse, diğerine dönüp de onu alamaz. Bulunan mal bir zengine sadaka olarak verilemez. Bulan fakir ise kendisi faydalanır.
Bozulacak malların ilanı bozulmalarından korkulduğu zamana kadar yapılır.
Bulunan malın ilanı, insanların toplu bulundukları yerlerde ve malın bulunduğu yerde yapılır.
Bir kimse, bulunan malın kendisinin olduğunu iddia ederse delil getirmesi icab eder. Eğer onun işaretlerini söylerse malın ona verilmesi caiz olur. Fakat bulana vermesi için zorlanamaz.
Lukatayı bulan onu sahibine vermek için aldığına şahid tutarsa, yanında emanet olarak kalır. Sahibine vermek için aldığına şahit tutmamışsa (telef ettiğinde) onun kıymetini öder. Kaybolan malı bulan bundan sonra artık sahibi aramaz diye bir kanaata sahip olacağı zamana kadar bulduğunu ilan eder. Bundan sonra malın sahibi gelirse malını alır. Gelmezse bulan isterse fakirlere sadaka olarak dağıtır, isterse de yanında tutar. Fakirlere verildikten sonra sahibi gelir de bu tasadduku kabul ederse, sevabı kendisinin olur. Kabul etmezse onun kıymetini bulana veya fakire ödetir. Eğer fakirin elinde aynen duruyorsa, malını geri alır. Fakir veya bulandan kıymetini hangisi öderse, diğerine dönüp de onu alamaz. Bulunan mal bir zengine sadaka olarak verilemez. Bulan fakir ise kendisi faydalanır.
Bozulacak malların ilanı bozulmalarından korkulduğu zamana kadar yapılır.
Bulunan malın ilanı, insanların toplu bulundukları yerlerde ve malın bulunduğu yerde yapılır.
Bir kimse, bulunan malın kendisinin olduğunu iddia ederse delil getirmesi icab eder. Eğer onun işaretlerini söylerse malın ona verilmesi caiz olur. Fakat bulana vermesi için zorlanamaz.
VEDİ'A (EMANET BIRAKILAN MAL)
Emanet bırakılan mal, onu alanın yanında
korunması için bırakılır. Bundan dolayı doğruluğu ve dindarlığı ile
tanınan birisinin yanında bırakılması adet olmuştur. Vedia meşru bir
akittir. Bırakılan mal emanet olup borç değildir.
Hz. Muhammed (s.a.v.); "hıyânet etmeyen emanetçiye ve hıyanet etmeyen ödünç mal alana ödeme yoktur" buyurmuştur.
Bir kimse emaneti kabullendiği zaman onu korumak kendisine vacib olur. Çünkü bir akit ile onu korumayı üzerine almıştır. Ailesi de, emaneti korumayı üzerine almış olur. Ancak, yangın veya bir başka tehlikeli durum olur ise; bir komşuya emanet edilebilir veya bir başka yere nakl edilebilir.
Hz. Muhammed (s.a.v.); "hıyânet etmeyen emanetçiye ve hıyanet etmeyen ödünç mal alana ödeme yoktur" buyurmuştur.
Bir kimse emaneti kabullendiği zaman onu korumak kendisine vacib olur. Çünkü bir akit ile onu korumayı üzerine almıştır. Ailesi de, emaneti korumayı üzerine almış olur. Ancak, yangın veya bir başka tehlikeli durum olur ise; bir komşuya emanet edilebilir veya bir başka yere nakl edilebilir.
ŞİRKETLER (ORTAKLIKLAR)
Şirket; karışım ve ortaklığın sabit olması demektir. Ortaklık iki kısımdır.
Mallarda Ortaklık
Mufaveze ortaklığı
Ortaklar, tasarruflarında, borç alıp vermede ve şirkete elverişli olan mallarda eşit haklara sahiptirler.
Bu ortaklığın sahih olabilmesi için her iki ortağın da; hür, akıl-baliğ, müslüman olması veya her iki ortağın zımmi olması gereklidir.
Mufaveze ortaklığı ancak akit yapılırken "mufaveze" kelimesinin söylenmesi ile veya bu ortaklığın gerektirdiği bütün hususiyetler açıklanarak kurulur. Bu ortaklıkda malların teslim edilmesi ve iki ortak malının birbirine karıştırılması şart değildir. Bu şirketi kuranlar birbirlerinin vekili ve kefili olurlar. Ortaklardan birinin aldığı mal şirket adına alınmış olur. Ancak aile ve çocuklarının ekmeği, katığı, giyecekleri ve ortağın kendi giyeceği bu hükmün dışındadır.
Şirket-i İnan: Ortaklardan birisinin sermaye olarak koyduğu mal diğerinin koyduğu maldan fazla olabilir. İkisi de ortaklık işinde çalıştıkları zaman bir tarafın malında, iki fazlalığa rağmen kâra eşit şekilde ortak olabilirler veya ortaklık işinde çalışan için fazla kâr şartı konulabilir.
Ortakların sermaye olarak koydukları malları eşit olduğu halde kâr ve zararın farklı dağıtımını şart koşmuşlarsa, kâr şarta göre, zarar ise sermayedeki mallarına göre taksim edilir.
Şirket-i inanda ortaklar birbirlerinin vekilidir. Fakat birbirilerine kefil değillerdir.
Sanayi ortaklığı (İş Ortaklığı)
Aynı işi yapan veya işleri değişik olan iki sanatçının müşterek iş kabul etmelerine "sanayi ortaklığı" denir. Kazandıkları aralarında bölüşülür. Böyle bir ortaklık kurmak caizdir.
Ortaklardan birinin aldığı, kabullendiği bir işi yapmak diğer ortak üzerine de şarttır. Bu bakımdan işveren kimse ortaklardan herhangi birinden işin yapılmasını isteyebilir.
Vücuh ortaklığı (İtibar ortaklığı)
Sermayeleri olmadığı halde sırf itibarlarına dayanarak veresiye mal satın alıp satmak üzere iki kimsenin ortaklık kurmasına vücuh ortaklığı denilir. Bu ortaklıkda her ortak diğer ortağın vekili olur. Satın alınacak malın aralarında eşit olduğu şartı koşulmazsa, sağlanan kardaki hisseleri de eşit olur ve bunda bir ortağın fazla kar alması caiz olmaz.
MUDAREBE ORTAKLIĞI
Bu ortaklıkda çalışan (mudarıb) sermaye sahibinin karda ortağıdır. Çalışan ortağın sermayesi, ticaret için gezip dolaşmaktır. Sermaye, çalışacak olan ortağın yanında emanet olarak bulunur. Çalışan ortak, sermayeyi işletmeye başlayınca sermaye sahibinin vekili olur. Kar yapınca da ortak durumuna geçer. Eğer karın tamamı çalışan ortak için şart koşulmuşsa sermaye ona ödünç verilmiş olur. Karın tamamı sermayedar için şart koşulmuşsa bu "kar tamamen kendisinin olmak üzere başkasına sermaye vermekten ibaret bir anlaşma" olur. Mudarabe ortaklığı fasid (bozulunca) olunca, bu bir fasid kiralama (işçi tutma) olmuş olur. Mudarib (çalışmayı üzerine alan ortak) anlaşma şartlarına aykırı hareket ederse gasp eden hükmünde olur. Bu ortaklık, kar her iki ortak arasında orantılı olmak şartı ile geçerli olur. Eğer ortaklardan birine önceden belli bir miktar para kararlaştırılmışsa ortaklık bozulur. Ortaklık bozulduğu zaman kar, sermaye sahibi olan ortağın olur. Çalışan ortak işçi olarak emsallerine göre ücret alır. Zarar, çalışana aittir şartını koymak geçersizdir. Sermayenin çalışana teslimi şarttır. Çalışan ortağın peşin veya veresiye olarak satmak ve satın almak, kendisine vekil tayin etmek, yolculuk yapmak ve karı ortaklığa ait olmak üzere başkasına sermaye vermeye hakları vardır.
Sermaye sahibinin izni olmadan yahut kendi görüşüne göre hareket et denilmeden çalışan ortağın ayrıca bir mudarabe ortaklığı kurmaya hakkı yoktur.
Mudarib, sermaye sahibinin tayin ettiği beldenin dışına çıkamaz ve tayin edilen ticaret malından başka malın ticaretini yapamaz ve yine belirtilen tüccardan başkası ile ticari muamelelerde bulunamaz. Sermayedar, ortaklık için bir müddet koymuşsa bu müddetin geçmesi ile ortaklık sona erer.
Mallarda Ortaklık
Mufaveze ortaklığı
Ortaklar, tasarruflarında, borç alıp vermede ve şirkete elverişli olan mallarda eşit haklara sahiptirler.
Bu ortaklığın sahih olabilmesi için her iki ortağın da; hür, akıl-baliğ, müslüman olması veya her iki ortağın zımmi olması gereklidir.
Mufaveze ortaklığı ancak akit yapılırken "mufaveze" kelimesinin söylenmesi ile veya bu ortaklığın gerektirdiği bütün hususiyetler açıklanarak kurulur. Bu ortaklıkda malların teslim edilmesi ve iki ortak malının birbirine karıştırılması şart değildir. Bu şirketi kuranlar birbirlerinin vekili ve kefili olurlar. Ortaklardan birinin aldığı mal şirket adına alınmış olur. Ancak aile ve çocuklarının ekmeği, katığı, giyecekleri ve ortağın kendi giyeceği bu hükmün dışındadır.
Şirket-i İnan: Ortaklardan birisinin sermaye olarak koyduğu mal diğerinin koyduğu maldan fazla olabilir. İkisi de ortaklık işinde çalıştıkları zaman bir tarafın malında, iki fazlalığa rağmen kâra eşit şekilde ortak olabilirler veya ortaklık işinde çalışan için fazla kâr şartı konulabilir.
Ortakların sermaye olarak koydukları malları eşit olduğu halde kâr ve zararın farklı dağıtımını şart koşmuşlarsa, kâr şarta göre, zarar ise sermayedeki mallarına göre taksim edilir.
Şirket-i inanda ortaklar birbirlerinin vekilidir. Fakat birbirilerine kefil değillerdir.
Sanayi ortaklığı (İş Ortaklığı)
Aynı işi yapan veya işleri değişik olan iki sanatçının müşterek iş kabul etmelerine "sanayi ortaklığı" denir. Kazandıkları aralarında bölüşülür. Böyle bir ortaklık kurmak caizdir.
Ortaklardan birinin aldığı, kabullendiği bir işi yapmak diğer ortak üzerine de şarttır. Bu bakımdan işveren kimse ortaklardan herhangi birinden işin yapılmasını isteyebilir.
Vücuh ortaklığı (İtibar ortaklığı)
Sermayeleri olmadığı halde sırf itibarlarına dayanarak veresiye mal satın alıp satmak üzere iki kimsenin ortaklık kurmasına vücuh ortaklığı denilir. Bu ortaklıkda her ortak diğer ortağın vekili olur. Satın alınacak malın aralarında eşit olduğu şartı koşulmazsa, sağlanan kardaki hisseleri de eşit olur ve bunda bir ortağın fazla kar alması caiz olmaz.
MUDAREBE ORTAKLIĞI
Bu ortaklıkda çalışan (mudarıb) sermaye sahibinin karda ortağıdır. Çalışan ortağın sermayesi, ticaret için gezip dolaşmaktır. Sermaye, çalışacak olan ortağın yanında emanet olarak bulunur. Çalışan ortak, sermayeyi işletmeye başlayınca sermaye sahibinin vekili olur. Kar yapınca da ortak durumuna geçer. Eğer karın tamamı çalışan ortak için şart koşulmuşsa sermaye ona ödünç verilmiş olur. Karın tamamı sermayedar için şart koşulmuşsa bu "kar tamamen kendisinin olmak üzere başkasına sermaye vermekten ibaret bir anlaşma" olur. Mudarabe ortaklığı fasid (bozulunca) olunca, bu bir fasid kiralama (işçi tutma) olmuş olur. Mudarib (çalışmayı üzerine alan ortak) anlaşma şartlarına aykırı hareket ederse gasp eden hükmünde olur. Bu ortaklık, kar her iki ortak arasında orantılı olmak şartı ile geçerli olur. Eğer ortaklardan birine önceden belli bir miktar para kararlaştırılmışsa ortaklık bozulur. Ortaklık bozulduğu zaman kar, sermaye sahibi olan ortağın olur. Çalışan ortak işçi olarak emsallerine göre ücret alır. Zarar, çalışana aittir şartını koymak geçersizdir. Sermayenin çalışana teslimi şarttır. Çalışan ortağın peşin veya veresiye olarak satmak ve satın almak, kendisine vekil tayin etmek, yolculuk yapmak ve karı ortaklığa ait olmak üzere başkasına sermaye vermeye hakları vardır.
Sermaye sahibinin izni olmadan yahut kendi görüşüne göre hareket et denilmeden çalışan ortağın ayrıca bir mudarabe ortaklığı kurmaya hakkı yoktur.
Mudarib, sermaye sahibinin tayin ettiği beldenin dışına çıkamaz ve tayin edilen ticaret malından başka malın ticaretini yapamaz ve yine belirtilen tüccardan başkası ile ticari muamelelerde bulunamaz. Sermayedar, ortaklık için bir müddet koymuşsa bu müddetin geçmesi ile ortaklık sona erer.
KEFALET
Bir şeyin istenmesi hususunda kefilin zimmetini, asilin (borçlu) zimmetine katmaktır.
Ancak bağışlamak hakkına sahip olan kimseler kefil olabilir. Kefalet iki kısımdır ve bunlara kefil olmak caizdir.
Nefse kefalet, mala kefalet. Nefse kefalet akdi, kefil olacak kimsenin "onun kendisine" veya "onun boynuna kefil oldum" sözleri ile meydana geldiği gibi, bedenin tamamını ifade eden her hangi bir uzva ve beşde bir, onda bir gibi orantılı bir cüzüne kefil olmakla da meydana gelir.
Mala kefalet akdi ; "onu tazmin ederim, şu borç benim üzerimedir, ödemek bana aittir, ben borca kefilim, ben onun borcunu ödemeyi kabul ettim" gibi sözlerle meydana gelir.
Ancak bağışlamak hakkına sahip olan kimseler kefil olabilir. Kefalet iki kısımdır ve bunlara kefil olmak caizdir.
Nefse kefalet, mala kefalet. Nefse kefalet akdi, kefil olacak kimsenin "onun kendisine" veya "onun boynuna kefil oldum" sözleri ile meydana geldiği gibi, bedenin tamamını ifade eden her hangi bir uzva ve beşde bir, onda bir gibi orantılı bir cüzüne kefil olmakla da meydana gelir.
Mala kefalet akdi ; "onu tazmin ederim, şu borç benim üzerimedir, ödemek bana aittir, ben borca kefilim, ben onun borcunu ödemeyi kabul ettim" gibi sözlerle meydana gelir.
VEKALET
Vekatelin sahih olabilmesi için müvekkil
(kendi yerine vekil tayin eden) in tasarruf etmeye sahip olması ve
tasarruflarından doğan hükümleri yerine getirmesi gerekir.
Vekilin de yetkili kılındığı işe aklının ermesi ve o işi benimsemesi şarttır. Müvekkilin bizzat kendi başına yaptığı akitlerde bir başkasını vekil tayin etmesi caizdir. Her çeşit hukuk davalarının ve haklarının alınması, verilmesi için vekil tayin etmek caizdir. Ancak had ve kısas cezasını gerektiren davalarda vekil tayin etmek caiz olmaz. Çünkü müvekkil olmadan had ve kısas cezalarına ait hakkın istenmesi caiz olmaz.
Müvekkilin, hasta veya yolcu olması müstesna hasmın rızası olmadan bir davaya vekil tayin etmek caiz değildir.
Vekil satın aldığı malı müvekkiline teslim ederse, müvekkilin izni olmadan maldaki kusur yüzünden onu geriye iade edemez. Müşteri satın aldığı malın bedelini müvekkile vermemek hakkına sahiptir. Fakat müvekkile ödemesi de caiz olur. Vekilin, müvekkili adına yaptığı her akitten doğan haklar müvekkile ait olur.
Bir malı satın almaya vekil tayin eden kimsenin; o malın vasfını, cinsini veya ödenecek bedelin miktarını söylemesi gerekir. Ancak vekile "uygun gördüğünü al" denilirse bir açıklamada bulunmak gerekmez.
Belirli bir malı satın almaya vekil tayin edilen kimsenin o malı kendisine almaya hakkı yoktur. Para cinsi belirtilmeden bir malı satın almaya vekil olan kimse onu yürürlükde olan o devletin parası dışında herhangi bir para cinsi ile alırsa veya müvekkil tarafından cinsi bildirilen paradan başka çeşit para ile satın alırsa yahutda vekil kendi yerine başka bir vekil tayin ederse alış-veriş kendi adına yapılmış olur.
Eğer satın alınacak mal belirtilmemişse vekil bunu kendi adına satın almış olur. Ancak parasını müvekkilin malından öderse veya müvekkil için satın almaya niyet etmişse mal müvekkil için satın alınmış olur.
Vekilin de yetkili kılındığı işe aklının ermesi ve o işi benimsemesi şarttır. Müvekkilin bizzat kendi başına yaptığı akitlerde bir başkasını vekil tayin etmesi caizdir. Her çeşit hukuk davalarının ve haklarının alınması, verilmesi için vekil tayin etmek caizdir. Ancak had ve kısas cezasını gerektiren davalarda vekil tayin etmek caiz olmaz. Çünkü müvekkil olmadan had ve kısas cezalarına ait hakkın istenmesi caiz olmaz.
Müvekkilin, hasta veya yolcu olması müstesna hasmın rızası olmadan bir davaya vekil tayin etmek caiz değildir.
Vekil satın aldığı malı müvekkiline teslim ederse, müvekkilin izni olmadan maldaki kusur yüzünden onu geriye iade edemez. Müşteri satın aldığı malın bedelini müvekkile vermemek hakkına sahiptir. Fakat müvekkile ödemesi de caiz olur. Vekilin, müvekkili adına yaptığı her akitten doğan haklar müvekkile ait olur.
Bir malı satın almaya vekil tayin eden kimsenin; o malın vasfını, cinsini veya ödenecek bedelin miktarını söylemesi gerekir. Ancak vekile "uygun gördüğünü al" denilirse bir açıklamada bulunmak gerekmez.
Belirli bir malı satın almaya vekil tayin edilen kimsenin o malı kendisine almaya hakkı yoktur. Para cinsi belirtilmeden bir malı satın almaya vekil olan kimse onu yürürlükde olan o devletin parası dışında herhangi bir para cinsi ile alırsa veya müvekkil tarafından cinsi bildirilen paradan başka çeşit para ile satın alırsa yahutda vekil kendi yerine başka bir vekil tayin ederse alış-veriş kendi adına yapılmış olur.
Eğer satın alınacak mal belirtilmemişse vekil bunu kendi adına satın almış olur. Ancak parasını müvekkilin malından öderse veya müvekkil için satın almaya niyet etmişse mal müvekkil için satın alınmış olur.
18 Kasım 2017 Cumartesi
KISMET (HİSSELERİN BÖLÜNMESİ)
Ortaklığa son vermek, birden fazla kimsenin bir maldaki karışık ve orantılı hisselerini birbirinden ayırd etmek demektir.
Aynı cins malların taksiminde ortaklardan biri taksime yanaşmazsa mecbur edilir. Taksim edilecek ortak mallar ayrı ayrı cinslerden olunca taksime yanaşmayan ortak zorlanamaz.
Ortakların kendi kendilerine taksim yapmaları caizdir. Çocuğun yerine velisi veya vasisi taksim yapar.
Bütün ortaklar kendi hisselerinden fayda temin edebiliyorlarsa onlardan biri isteyince taksim yapılır. Eğer ortaklar zarar görüyorlarsa taksim yapılmaz. İki ortaktan biri taksimden sonra hissesinden fayda sağladığı halde, diğeri zarar görecekse, faydalananın isteği ile mahkeme taksim yapar. Müşterek olan konaklar, araziler ve dükkanlardan her biri ayrı ayrı taksim edilir. Her ev ise ayrı bir hisse olur. Binanın üst katındaki iki hisseye karşılık alt kat bir hisse olur.
Paralar, ortakların rızası olmadıkça taksime dahil edilmezler.
Taksim edicinin,ortaklar arasında kur'â çekmesi gerekir. Kur'â'da herkes kendi ismine çıkan hisseyi alır.
Hakim veya onun vekili taksim yaptığı zaman bundan hiçbir hissedarın dönmeye hakkı yoktur.
Ortaklardan birine düşen hissede, diğerine ait önceden şart koşulmayan su yolu veya yol bulunur ve bunları başka tarafa döndürmenin de imkanı olmazsa taksim fesh edilir.
Ortaklar, hisselerini aldıklarını ikrar ettikten sonra onlardan biri kendine düşen hissenin bir kısmının ortağının elinde olduğunu iddia etse delilsiz kabul olunmaz. Bölenlerin, ortaklar arasındaki anlaşmazlıklarda şahitliği kabul edilir.
Ortaklardan birinin yahut hepsinin ölümü ile menfaatı bölüşme akdi bozulmaz. Ortaklardan birinin taksim istemesi ile muhayee akdi (bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) bozulur.
Bir konakta iki ortağın nöbetleşe oturmaları veya alt katta birisinin üst katta diğerinin ikamet etmesi üzerine yapılan anlaşma caiz olur. Ortaklardan her birinin, kendine düşen menfaatı kiraya vermeye ve gelirini almaya hakkı vardır.
Aynı cins malların taksiminde ortaklardan biri taksime yanaşmazsa mecbur edilir. Taksim edilecek ortak mallar ayrı ayrı cinslerden olunca taksime yanaşmayan ortak zorlanamaz.
Ortakların kendi kendilerine taksim yapmaları caizdir. Çocuğun yerine velisi veya vasisi taksim yapar.
Bütün ortaklar kendi hisselerinden fayda temin edebiliyorlarsa onlardan biri isteyince taksim yapılır. Eğer ortaklar zarar görüyorlarsa taksim yapılmaz. İki ortaktan biri taksimden sonra hissesinden fayda sağladığı halde, diğeri zarar görecekse, faydalananın isteği ile mahkeme taksim yapar. Müşterek olan konaklar, araziler ve dükkanlardan her biri ayrı ayrı taksim edilir. Her ev ise ayrı bir hisse olur. Binanın üst katındaki iki hisseye karşılık alt kat bir hisse olur.
Paralar, ortakların rızası olmadıkça taksime dahil edilmezler.
Taksim edicinin,ortaklar arasında kur'â çekmesi gerekir. Kur'â'da herkes kendi ismine çıkan hisseyi alır.
Hakim veya onun vekili taksim yaptığı zaman bundan hiçbir hissedarın dönmeye hakkı yoktur.
Ortaklardan birine düşen hissede, diğerine ait önceden şart koşulmayan su yolu veya yol bulunur ve bunları başka tarafa döndürmenin de imkanı olmazsa taksim fesh edilir.
Ortaklar, hisselerini aldıklarını ikrar ettikten sonra onlardan biri kendine düşen hissenin bir kısmının ortağının elinde olduğunu iddia etse delilsiz kabul olunmaz. Bölenlerin, ortaklar arasındaki anlaşmazlıklarda şahitliği kabul edilir.
Ortaklardan birinin yahut hepsinin ölümü ile menfaatı bölüşme akdi bozulmaz. Ortaklardan birinin taksim istemesi ile muhayee akdi (bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) bozulur.
Bir konakta iki ortağın nöbetleşe oturmaları veya alt katta birisinin üst katta diğerinin ikamet etmesi üzerine yapılan anlaşma caiz olur. Ortaklardan her birinin, kendine düşen menfaatı kiraya vermeye ve gelirini almaya hakkı vardır.
REHİN
Bir malı onunla alınabilmesi mümkün olan
bir hak karşılığında haps etmektir. Rehin, borcu almanın bir garantisi
olarak meşru kılınmıştır.
Rehin veren, malının haps edilmesi yüzünden rahatsız olur. Bunu kaldırmak için borcunu ödemede acele eder ve malının faydasına kavuşur. Rehin alan da hakkını almış olur.
Allahu Teâlâ; "Yolculukda olur da yazacak bir kâtib bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin kâfîdir" (Bakara sûresi, âyet: 283) buyurmuştur.
Rehin veren, malının haps edilmesi yüzünden rahatsız olur. Bunu kaldırmak için borcunu ödemede acele eder ve malının faydasına kavuşur. Rehin alan da hakkını almış olur.
Allahu Teâlâ; "Yolculukda olur da yazacak bir kâtib bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin kâfîdir" (Bakara sûresi, âyet: 283) buyurmuştur.
İCARE (KİRAYA VERME)
Kira; menfaatların satışından ibarettir.
Kirada menfaatların ve ücretin belli olması şarttır. Alış-verişde bedel olmaya elverişli olan mallar kira ücreti olmaya da elverişlidir. Kira şartlarla fâsid olur.
Alış verişte olduğu gibi kirada da görme, seçme kusur olmak üzere üç seçenek vardır.
Kiradan da karşılıklı vaz geçilebilir ve fesh edilebilir.
Menfaatlar; belli bir müddet araziyi ekmek ve yine belli bir müddet evde oturmak gibi müddet tayin etmekle yahut elbisesinin boyanacağını ve dikileceğini belirtmekle ve hayvan kiralarken taşınacak yükü veya binilecek mesafeyi belli etmekle bilinir. Menfaatlar işaretle de tayin edilir (gıda maddelerini taşımak için gibi).
Bir ev yahut dükkan kiralayan kimsenin orada oturma hakkı olduğu gibi istediğini de oturtmaya hakkı vardır ve dükkanda da dilediği işi yapmak hakkına sahiptir.
Ancak eğer baştan söylenmemişse demircilik, değirmencilik gibi işler kira akdinden sayılmaz.
Ziraat için kiralanan bir araziye, ekilecek şeyin beyan edilmesi, yahut arzu edilen şeyin ekileceğinin bildirilmesi şarttır.
Bina yapmak yahut ağaç dikmek için bir yer kiralayan, müddetin bitiminde o yeri aldığı gibi boş teslim etmesi borcudur.
Arazi, binayı yıkmakla, ağaçları sökmekle kıymetinden düşecek olursa mal sahibi bunların yıkılmış ve sökülmüş durumdaki kıymetlerini kiracıya borçlanır ve onları mülkiyetine geçirir. Arazi, bunların sökülmesiyle kıymetinden birşey kaybetmeyecekse sahibi dilerse kiracıya kıymetlerini ödeyip mülkiyetine geçirir. Bu, kiracının rızası ile mal sahibinin olur.
İşçi çeşitleri ve hükümleri:
Müşterek olan işçi kendisinden istenen işi yapmadıkça ücreti hak edemez. Kendisine bırakılan mal da emanet hükmünde olur.
Kendi kusur ve fiili sebebiyle olmadıkça telef olmaları yüzünden kıymetlerini ödemez. Ancak, kendi fiili sebebiyle bu mallar telef olursa onların kıymetlerini öder.
Kiralanan maldan menfaat sağlanınca ve istenen iş yapılınca mal sahibi veya işçi ücrete hak kazanırlar.
Kira mukavelesinde, ücretin peşin verilmesi şart koşulunca ücretin peşin verilmesi gerekir. Peşin şartı olmadan peşin verilmişse yine ücrete hak kazanılmış olur.
Kiralanan mal teslim alınınca, belirtilen müddet zarfında ondan faydalanılmasa bile yine kira ücretini vermek gerekir.
Kiracıdan mal gasp edilince kira ücreti düşer. Ev sahibi, her günün ücretini istemek hakkına sahiptir.
Sanatkâr kendisinin yapması şart koşulan bir işi başkasına yaptıramaz. Mal sahibinin kiracıya "bu dükkanda şu işi yapacaksan aylığı şu kadar, şu işi yapacaksan aylık şu kadar, demesi câizdir. Kiracının bu ikisinden hangisini yaparsa ona göre kira ücreti ödemesi gerekir.
Kira bozulduğu zaman kira mukavelesinde belirtilen ücret değil de emsal ücret vermek gerekir. Bu ücret akit yapılırken tayin edilen ücretden fazla olamaz.
Kaç aylık olduğu söylenmeden her aylığı şu kadar liraya olmak üzere bir ev kiraya verilse, bu bir ay için sahih, diğer aylar için ise fasid olur. Ancak belirli aylar zikrederse caiz olur.
Belli bir ücret karşılığında süt anası kiralamak caizdir.
Fıkıh ve Kur'an öğretmek, imamlık yapmak, ezan okumak ve hac etmek gibi bir takım farz olan ibadetleri yapmaya karşılık ücret vermek caiz değildir.
Günah olan işleri yapması için ücretle birini tutmak câiz olmaz.
Özür sebebi ile kira akdi fesh olur.
Ticaret yapmak için dükkan kiralayan iflas ederse, yahut bir malını kiraya verenin borcu olup başka da malı bulunmasa kira akdi fesh olur.
Kirada menfaatların ve ücretin belli olması şarttır. Alış-verişde bedel olmaya elverişli olan mallar kira ücreti olmaya da elverişlidir. Kira şartlarla fâsid olur.
Alış verişte olduğu gibi kirada da görme, seçme kusur olmak üzere üç seçenek vardır.
Kiradan da karşılıklı vaz geçilebilir ve fesh edilebilir.
Menfaatlar; belli bir müddet araziyi ekmek ve yine belli bir müddet evde oturmak gibi müddet tayin etmekle yahut elbisesinin boyanacağını ve dikileceğini belirtmekle ve hayvan kiralarken taşınacak yükü veya binilecek mesafeyi belli etmekle bilinir. Menfaatlar işaretle de tayin edilir (gıda maddelerini taşımak için gibi).
Bir ev yahut dükkan kiralayan kimsenin orada oturma hakkı olduğu gibi istediğini de oturtmaya hakkı vardır ve dükkanda da dilediği işi yapmak hakkına sahiptir.
Ancak eğer baştan söylenmemişse demircilik, değirmencilik gibi işler kira akdinden sayılmaz.
Ziraat için kiralanan bir araziye, ekilecek şeyin beyan edilmesi, yahut arzu edilen şeyin ekileceğinin bildirilmesi şarttır.
Bina yapmak yahut ağaç dikmek için bir yer kiralayan, müddetin bitiminde o yeri aldığı gibi boş teslim etmesi borcudur.
Arazi, binayı yıkmakla, ağaçları sökmekle kıymetinden düşecek olursa mal sahibi bunların yıkılmış ve sökülmüş durumdaki kıymetlerini kiracıya borçlanır ve onları mülkiyetine geçirir. Arazi, bunların sökülmesiyle kıymetinden birşey kaybetmeyecekse sahibi dilerse kiracıya kıymetlerini ödeyip mülkiyetine geçirir. Bu, kiracının rızası ile mal sahibinin olur.
İşçi çeşitleri ve hükümleri:
Müşterek olan işçi kendisinden istenen işi yapmadıkça ücreti hak edemez. Kendisine bırakılan mal da emanet hükmünde olur.
Kendi kusur ve fiili sebebiyle olmadıkça telef olmaları yüzünden kıymetlerini ödemez. Ancak, kendi fiili sebebiyle bu mallar telef olursa onların kıymetlerini öder.
Kiralanan maldan menfaat sağlanınca ve istenen iş yapılınca mal sahibi veya işçi ücrete hak kazanırlar.
Kira mukavelesinde, ücretin peşin verilmesi şart koşulunca ücretin peşin verilmesi gerekir. Peşin şartı olmadan peşin verilmişse yine ücrete hak kazanılmış olur.
Kiralanan mal teslim alınınca, belirtilen müddet zarfında ondan faydalanılmasa bile yine kira ücretini vermek gerekir.
Kiracıdan mal gasp edilince kira ücreti düşer. Ev sahibi, her günün ücretini istemek hakkına sahiptir.
Sanatkâr kendisinin yapması şart koşulan bir işi başkasına yaptıramaz. Mal sahibinin kiracıya "bu dükkanda şu işi yapacaksan aylığı şu kadar, şu işi yapacaksan aylık şu kadar, demesi câizdir. Kiracının bu ikisinden hangisini yaparsa ona göre kira ücreti ödemesi gerekir.
Kira bozulduğu zaman kira mukavelesinde belirtilen ücret değil de emsal ücret vermek gerekir. Bu ücret akit yapılırken tayin edilen ücretden fazla olamaz.
Kaç aylık olduğu söylenmeden her aylığı şu kadar liraya olmak üzere bir ev kiraya verilse, bu bir ay için sahih, diğer aylar için ise fasid olur. Ancak belirli aylar zikrederse caiz olur.
Belli bir ücret karşılığında süt anası kiralamak caizdir.
Fıkıh ve Kur'an öğretmek, imamlık yapmak, ezan okumak ve hac etmek gibi bir takım farz olan ibadetleri yapmaya karşılık ücret vermek caiz değildir.
Günah olan işleri yapması için ücretle birini tutmak câiz olmaz.
Özür sebebi ile kira akdi fesh olur.
Ticaret yapmak için dükkan kiralayan iflas ederse, yahut bir malını kiraya verenin borcu olup başka da malı bulunmasa kira akdi fesh olur.
ŞUF'A HAKKI
Satılan mülkü ona komşu veya ortak olanın
mülküne katmaktır. O yere komşu olan, alan ve satan razı olsa da olmasa
da o yeri satılmış olduğu fiyattan kendi yerine katar.
Şuf'a işlemi ancak akar (gelir getiren) olan mülklerde olur.
Akarın (gelirin) taksim edilebilir veya taksim edilemez olması arasında fark yoktur.
Şuf'a; geliri, mal sayılan bir bedel karşılığında başkasına mülk edindirmekle icab eder.
Şuf'a hakkı, ancak satıştan sonra olur ve şuf'a hakkı olanın, satılan yerin şuf'a hakkı olan olduğunu söylemesi ve o yeri istediğine ait şahit tutması ile kararlaşır.
Şuf'a hakkı olan, satılan akarı (müşterinin rızası veya hakimin hükmüne dayanarak) almakla mülkiyetine geçirir.
Şuf'ada müslüman, zımmi, ticaret yapmasına izin verilen, eşittirler.
Şuf'a hakkı, sırası ile şu kimselerindir:
Satılmış olan malda ortaklığı olan, satılmış olan malda (su hakkı, yol hakkı gibi) bir hakkı olan, satılmış olan yere bitişik komşu olanlar.
Şuf'a davasını geri bırakmakla bu hak düşmez.
Satın alma hakkı olan, satışı öğrendiği zaman hemen o meclisde, satılan akarı istediğine şahit tutmalıdır.
Mümkün iken şahit tutmayanın şuf'a hakkı kaybolur.
Satılan akar daha henüz mal sahibinin elinde bulunuyorsa satın almak isteyen mal sahibine karşı, yahut müşteriye karşı veya akarın yanında şahit tutar.
Satın alma hakkı olanın, akara verilmiş olan bedel misillerinden ise mislini, kıymetlerinden ise kıymetini ödemesi borcu olur.
Şuf'a hakkının kalkması
Satın alma hakkı olanın ölümü, Şuf'adarın, şuf'a hakkının tamamından veya bir kısmından vaz geçmesi, satın alma hakkı olanın bir bedel karşılığında müşteri ile sulh olması, şuf'adarın mahkemece şuf'aya hüküm verilmeden önce malını satması ile, satılan akarın zararını satın alana tanzim etmesi, satın alandan o akarın satışını veya kirasını pazarlık etmesi ile şuf'a hakkı kalkar.
Şuf'a hakkı, müşterinin ölümü ile kalkmaz.
Satıcının vekilinin şuf'a hakkı yoktur. Fakat müşterinin vekilinin şuf'a hakkı vardır.
Müşteri falan kimsedir denilip satın alma hakkı olan o kimse için şuf'a hakkından vaz geçse ve sonra da başkası olduğu anlaşılırsa satın alma hakkı olanın şuf'a hakkı devam eder.
Akar, söylenildiği fiyatdan satılmışsa, öğrenilince, geçse sonra daha az bir fiyata, yahut ölçülen şuf'a hakkı baki kalır.
Şuf'a hakkı gerçekleşmeden önce müşterinin, şuf'ayı düşürmek için hile yapması kötü görülmez. Hissesinin bir kısmını satan sonra geriye kalan hissesini de satarsa şuf'a ilk hissede olur, başkasında olmaz.
Müşteri akarı veresiye almışsa satın alma hakkı olan isterse parasını hemen verir isterse de vadesi dolduktan sonra verir ve sonra malı teslim alır.
Şuf'a işlemi ancak akar (gelir getiren) olan mülklerde olur.
Akarın (gelirin) taksim edilebilir veya taksim edilemez olması arasında fark yoktur.
Şuf'a; geliri, mal sayılan bir bedel karşılığında başkasına mülk edindirmekle icab eder.
Şuf'a hakkı, ancak satıştan sonra olur ve şuf'a hakkı olanın, satılan yerin şuf'a hakkı olan olduğunu söylemesi ve o yeri istediğine ait şahit tutması ile kararlaşır.
Şuf'a hakkı olan, satılan akarı (müşterinin rızası veya hakimin hükmüne dayanarak) almakla mülkiyetine geçirir.
Şuf'ada müslüman, zımmi, ticaret yapmasına izin verilen, eşittirler.
Şuf'a hakkı, sırası ile şu kimselerindir:
Satılmış olan malda ortaklığı olan, satılmış olan malda (su hakkı, yol hakkı gibi) bir hakkı olan, satılmış olan yere bitişik komşu olanlar.
Şuf'a davasını geri bırakmakla bu hak düşmez.
Satın alma hakkı olan, satışı öğrendiği zaman hemen o meclisde, satılan akarı istediğine şahit tutmalıdır.
Mümkün iken şahit tutmayanın şuf'a hakkı kaybolur.
Satılan akar daha henüz mal sahibinin elinde bulunuyorsa satın almak isteyen mal sahibine karşı, yahut müşteriye karşı veya akarın yanında şahit tutar.
Satın alma hakkı olanın, akara verilmiş olan bedel misillerinden ise mislini, kıymetlerinden ise kıymetini ödemesi borcu olur.
Şuf'a hakkının kalkması
Satın alma hakkı olanın ölümü, Şuf'adarın, şuf'a hakkının tamamından veya bir kısmından vaz geçmesi, satın alma hakkı olanın bir bedel karşılığında müşteri ile sulh olması, şuf'adarın mahkemece şuf'aya hüküm verilmeden önce malını satması ile, satılan akarın zararını satın alana tanzim etmesi, satın alandan o akarın satışını veya kirasını pazarlık etmesi ile şuf'a hakkı kalkar.
Şuf'a hakkı, müşterinin ölümü ile kalkmaz.
Satıcının vekilinin şuf'a hakkı yoktur. Fakat müşterinin vekilinin şuf'a hakkı vardır.
Müşteri falan kimsedir denilip satın alma hakkı olan o kimse için şuf'a hakkından vaz geçse ve sonra da başkası olduğu anlaşılırsa satın alma hakkı olanın şuf'a hakkı devam eder.
Akar, söylenildiği fiyatdan satılmışsa, öğrenilince, geçse sonra daha az bir fiyata, yahut ölçülen şuf'a hakkı baki kalır.
Şuf'a hakkı gerçekleşmeden önce müşterinin, şuf'ayı düşürmek için hile yapması kötü görülmez. Hissesinin bir kısmını satan sonra geriye kalan hissesini de satarsa şuf'a ilk hissede olur, başkasında olmaz.
Müşteri akarı veresiye almışsa satın alma hakkı olan isterse parasını hemen verir isterse de vadesi dolduktan sonra verir ve sonra malı teslim alır.
Etiketler:
AHLAK,
Dini Konular,
Soru ve Cevaplar,
ŞUF'A
SARF NEDİR?
Para cinslerinin birbiri ile satışı
demektir. Birbiri ile satılan, yani mübadele edilen bu iki paranın
basılmış, dövülmüş ve külçe halinde olmaları farksızdır.
Gümüş, gümüş karşılığında, altın da altın karşılığında satılacağı zaman eşit ağırlıkda ve peşin olarak alınıp verilirler. Altın ve gümüşte yenilik ile kuyumculuk işine itibar edilmez.
Altın altın karşılığında gümüş de gümüş karşılığında toptan satılır ve aynı meclisde bunların eşit ağırlıkda oldukları anlaşılırsa, alışveriş akdi geçerli olur. Alınan ve satılan birbirinden farklı ağırlıkta iseler bu akit muteber olmaz.
Altın ile gümüşün birbiri ile değişimi, aynı mecliste teslim alınmaları şartı ile fazlalıklı olarak ve toptan caiz olur.
Bir kimse süslü bir kılıcını onun süsünden daha çok bir bedel karşılığında satarsa caizdir.
Gümüş, gümüş karşılığında, altın da altın karşılığında satılacağı zaman eşit ağırlıkda ve peşin olarak alınıp verilirler. Altın ve gümüşte yenilik ile kuyumculuk işine itibar edilmez.
Altın altın karşılığında gümüş de gümüş karşılığında toptan satılır ve aynı meclisde bunların eşit ağırlıkda oldukları anlaşılırsa, alışveriş akdi geçerli olur. Alınan ve satılan birbirinden farklı ağırlıkta iseler bu akit muteber olmaz.
Altın ile gümüşün birbiri ile değişimi, aynı mecliste teslim alınmaları şartı ile fazlalıklı olarak ve toptan caiz olur.
Bir kimse süslü bir kılıcını onun süsünden daha çok bir bedel karşılığında satarsa caizdir.
SELEM NEDİR?
Peşin paraya veya peşin mala karşılık
veresiye bir mal almaktan ibarettir. Selem, kıyasa aykırı olarak meşru
olmuştur. Çünkü bu, bir mal olmadan önce onu satmaktır.
Bunun meşruluğu şu ayete göredir: "Ey iman edenler (yaptığınız alış-veriş sonunda) muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın (senet yapın)" (Bakara suresi ayet 282).
Malın vasıfları ve miktarı biliniyor ise selem satışı caizdir, bilinmiyor ise caiz değildir.
Selem akdi ile satışın sahih olması için şu şartlar aranır: Malın cinsini belli etmek (Buğday, hurma gibi). Malın nevini belli etmek (ova mahsulü veya kır mahsulü gibi).
Vasıflarını belirtmek (eski veya yeni, taze gibi)
Malın vadesini, yani teslim edileceği zamanı tayin etmek,
Malın miktarını belli etmek (ölçüsünü veya kilosunu belirtmek),
Eğer nakledilmesi gereken yük ve zorluğu var ise malın teslim edileceği yeri bildirmek,
Sayı, ölçü ve tartı ile satılan malların karşılığında verilen para miktarını belirtmek,
Selem satışı yapılan yerden ayrılmadan parayı peşinen almak.
Mevsimi geçmiş ve piyasadan çekilmiş mallarda (meyveler vs.) ve (aralarında büyük farklılıklar olacağından) mücevheratta selem akdi yapmak sahih değildir.
Hayvanlarda, etlerinde baş ve ayaklarında ve derilerinde (hayvandan hayvana bunlar farklılıklar göstereceğinden) selem yolu ile alış-veriş yapılmaz. Tuzlu balıkların, tartarak selem ile satışları caizdir.
Miktarı bilinmeyen muayyen bir ölçü kabı ile selem akdinde bulunmak sahih olmadığı gibi, muayyen bir köyün yemeğinde de selem yolu ile alış-veriş olmaz.
Elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması belirtilince bunlarda selem akdi yapmak caiz olur.
Teslim edilmeden önce selem ile satılan eşyada tasarruf caiz olmadığı gibi bu malın bedelinde de tesliminden önce tasarruf caiz değildir.
Bir sanatkara siparişde bulunmak caizdir. Müşteri sipariş ettiği malı görünce alıp almamakta serbesttir. Müşteri görmeden önce sanatkârın o malı satmaya hakkı vardır.
Eğer malın teslimi için bir müddet tayin edilmişse artık selem meydana gelir.
Bunun meşruluğu şu ayete göredir: "Ey iman edenler (yaptığınız alış-veriş sonunda) muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın (senet yapın)" (Bakara suresi ayet 282).
Malın vasıfları ve miktarı biliniyor ise selem satışı caizdir, bilinmiyor ise caiz değildir.
Selem akdi ile satışın sahih olması için şu şartlar aranır: Malın cinsini belli etmek (Buğday, hurma gibi). Malın nevini belli etmek (ova mahsulü veya kır mahsulü gibi).
Vasıflarını belirtmek (eski veya yeni, taze gibi)
Malın vadesini, yani teslim edileceği zamanı tayin etmek,
Malın miktarını belli etmek (ölçüsünü veya kilosunu belirtmek),
Eğer nakledilmesi gereken yük ve zorluğu var ise malın teslim edileceği yeri bildirmek,
Sayı, ölçü ve tartı ile satılan malların karşılığında verilen para miktarını belirtmek,
Selem satışı yapılan yerden ayrılmadan parayı peşinen almak.
Mevsimi geçmiş ve piyasadan çekilmiş mallarda (meyveler vs.) ve (aralarında büyük farklılıklar olacağından) mücevheratta selem akdi yapmak sahih değildir.
Hayvanlarda, etlerinde baş ve ayaklarında ve derilerinde (hayvandan hayvana bunlar farklılıklar göstereceğinden) selem yolu ile alış-veriş yapılmaz. Tuzlu balıkların, tartarak selem ile satışları caizdir.
Miktarı bilinmeyen muayyen bir ölçü kabı ile selem akdinde bulunmak sahih olmadığı gibi, muayyen bir köyün yemeğinde de selem yolu ile alış-veriş olmaz.
Elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması belirtilince bunlarda selem akdi yapmak caiz olur.
Teslim edilmeden önce selem ile satılan eşyada tasarruf caiz olmadığı gibi bu malın bedelinde de tesliminden önce tasarruf caiz değildir.
Bir sanatkara siparişde bulunmak caizdir. Müşteri sipariş ettiği malı görünce alıp almamakta serbesttir. Müşteri görmeden önce sanatkârın o malı satmaya hakkı vardır.
Eğer malın teslimi için bir müddet tayin edilmişse artık selem meydana gelir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)