Yeryüzünde işlenen günahların en büyüğü şirktir, Allah'a ortak
koşmaktır. Şirk'ten sonra ikinci dereceyi alan günah, masum bir insanın hayatına
son verip, canına kıymak, onu öldürmektir.
Kendi ihdas ettiği haksız bahanelerle bir insanı öldürüp canına
kıymak, Allah indinde o kadar büyük günah, o kadar dehşetli bir vebaldir ki,
sanki öldürülen tek şahıs değil de, bütün bir insanlıktır...
Rabbimiz, haksız katile bu nazarla bakmakta ve şöyle
buyurmaktadır: "- Kim bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibidir. Kim de suçsuz bir insanı ölümden kurtarırsa, sanki bütün
insanları ölümden kurtarmış gibidir!.." (Maide, 32)
Demek ki, Rabbimiz, yarattığı insanlardan bir tekinin dahi
haksız yere öldürülmesini istemiyor, bunu küçük bir günah, basit bir olay
olarak
görmüyor. Hatta bir ayet-i kerimede de şöyle buyuruyor:
"Kim bir
mü'mini kasdi olarak öldürürse, o kimsenin cezası Cehennem'de (ebedi)
kalmaktır!.." (Nisa, 93)
Demek ki, bir insanı Allah'a ve ahirete imanından dolayı
öldürmek de ayrı bir durum arzetmekte, bunun cezası da kafirlere mahsus ebedi
ceza olmaktadır. "Bir mü'mini öldürmek, Allah indinde dünyayı tahrip etmekten
daha büyüktür!" (Nesai, Tahrim 2, (7, 83))
Demek ki, mü'min Allah indinde dünyadan ve içindeki diğer
varlıklardan da büyük ve kıymetlidir. Binaenaleyh, hangi cür'et sahibi böyle
aziz ve büyük bir varlığın haksız olarak hayatına kasteder, kainata ibret ve
temaşa ile bakışına mani olur, Allah'ın yaptığı binayı yıkabilir?
Bunu bir hadis mealiyle açıklığa kavuşturalım:
"Eğer bir
mü'minin kanını dökmeye (sema) ve (yer) halkının hepsi de iştirak etse, Allah
onların hepsini de o kanı dökülen tek masum mü'minin hakkını korumak için
yüzüstü Cehennemine sürer!" (Tirmizi, Diyat 8, (1398))
Haksızların çokluğu, haklının tekliği durumu değiştirmez. Hal
böyle iken, bir insan, kendisini hem savcı, hem hakim, hem de infaz memuru
yerine koyup da bir mü'mini nasıl öldürebilir?
Şayet katil, öldürdüğü kimsenin mirasına konacak şekilde yakın
biriyse, katilliğinden dolayı miras hakkını da kaybeder, öldürdüğü maktulün
mirasına da konamaz. O hak, işlediği bu cinayet yüzünden elinden alınmış olur.
Bu yüzden ana-baba katili evlad, miras alamaz; öldürdüğü ebeveyninin malına
varis olamaz.
İslam, katili böyle korkunç günahkar gördüğü gibi, öldürmeye
azmettireni de günaha ortak görür. Sebep olup hazırlayan, kuvvet verip teşvikte
bulunan hakkında da Resul-i Ekrem Efendimiz'in ikazı şudur:
"- Bir adam, bir Müslümanın ölümüne bir tek kelimeyle yardım
etse, kıyamette alnına şöyle yazılır:
- Bu adamın Allah'ın rahmetinden ümidi
kesilmiştir!"
Onun içindir ki, Müslüman, haksız yere adam öldürmeyi cihad
sayamaz. Hukuki şartları ortaya çıkmadan böyle dehşetli bir günaha yaklaşmaya
cür'et edemez.
Ahmed Şahin
Haksız yere ve kasden insan öldürmek, büyük günahlardan olup
cezası kısas ile öldürmedir.
İnsan öldürmek ;
a) Kasıtlı (taammüden)
b)
Kasıtlıya benzer (şibh-i amd)
c) Yanlışlıkla (hata’) olmak üzere üç
nevidir.
Kasıtlı Öldürme
Kasıtlı öldürme, taammüden bir insanı kasd
ederek onu silah, demir parçası, bıçak, büyük sopa vb. öldürücü sayılan
araçlarla yada zehirlerle veya boğarak vb. şekillerde öldürmektir.
Kasıtlıya Benzer Öldürme
Kasıtlıya benzer öldürme (şibh-i
amd), bir insanı, adı geçen ve öldürücü sayılan araçlarla değil de hafif taş,
yumruk, kamçı, küçük sopa vb. öldürücü sayılmayan araçlarla
öldürmektir.
Yanlışlıkla Öldürme
Yanlışlıkla öldürme, öldürme kasdı ve
amacı olmaksızın birinin ölümüne sebebiyet vermekle meydana gelen
ölümdür.
Kasıtlı Öldürmenin Cezası
Kanının akıtılması gerekli olmayan
(masûm) canlı bir insanın kasıtlı olarak öldürülmesi halinde, öldürenin de kısas
ile öldürülmesi gerekir.
Kısas ile öldürülenin öldürme günahı
kalkar.
Öldürülen kişinin (maktûlün) velîsinin kısastan vazgeçip te diyet
isteme hakkı vardır.
Kısas Uygulanacak Kâtilde Aranan Şartlar
a) Kendisine
kısas uygulanacak olan kâtilin, âkil ve bâliğ olması gerekir. Kâtilin kendi
isteğiyle sarhoş olması onu kısas cezasından kurtarmaz.
b) Öldürmenin Kasdî ve Bilinçli Olması
Kasdî değil de kasıtlı
öldürmeye benzer öldürmede yada hata ile gerçekleşen öldürmede kısas
uygulanmaz.
c) Öldürme İsteğinin Şüphe Götürmez Kadar Açık Olması
Maktül’de Aranan Şartlar
a) Kanının Akıtılması Gerekli
Olmaması
Maktulün, müslümanlara karşı savaş halinde olan (harbî) kafir,
mürted, muhsan zânî, zındık vb. nitelik taşıması durumunda, kâtiline kısas
uygulanmaz.
b) Kâtilin Oğlu-Kızı vs. Olmaması
Kâtilin baba, dede ve
yukarısı yada anne, nine ve yukarısı olması durumunda, kendisine kısas
uygulanmaz, diyet ödetilir.
Çocuğun, babasını vs. öldürmesi durumunda ise,
kendisine kısas uygulanır.
c) Kâtil ile Arasında Tekâfü’ün Bulunması
Bir kafir katleden
müslümana yada köle katleden hür kişiye kısas uygulanmaz, kendisine diyet
ödetilir.
Kısas’ın Uygulanma Şekli
Kâtil, maktûlü hangi araçla ve ne
şekilde öldürdüyse, kendisine de aynı araç ve şekilde kısas uygulanır. Ancak
maktûlün velîsi isterse kılıçla kısas yapılmasını tercîh edebilir.
Aynı
şekilde, öldürme sihir yaparak, içki içirerek yada livâta yapılarak işlenmişse,
kısas kılıçla uygulanır.
Kasıtlıya Benzer Öldürmenin Cezası
Yukarda izah
edildiği üzere kasıtlı değil de kasıtlıya benzer şekilde öldürme eyleminin
cezası sadece diyet ödemektir.
Yanlışlıkla Öldürmenin Cezası
Yukarda izah edildiği üzere
yanlışlıkla işlenen öldürme eyleminin cezası da diyet ödemektir.
M.Nurettin Sancar
Dini Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Kasım 2017 Çarşamba
18 Kasım 2017 Cumartesi
ŞUF'A HAKKI
Satılan mülkü ona komşu veya ortak olanın
mülküne katmaktır. O yere komşu olan, alan ve satan razı olsa da olmasa
da o yeri satılmış olduğu fiyattan kendi yerine katar.
Şuf'a işlemi ancak akar (gelir getiren) olan mülklerde olur.
Akarın (gelirin) taksim edilebilir veya taksim edilemez olması arasında fark yoktur.
Şuf'a; geliri, mal sayılan bir bedel karşılığında başkasına mülk edindirmekle icab eder.
Şuf'a hakkı, ancak satıştan sonra olur ve şuf'a hakkı olanın, satılan yerin şuf'a hakkı olan olduğunu söylemesi ve o yeri istediğine ait şahit tutması ile kararlaşır.
Şuf'a hakkı olan, satılan akarı (müşterinin rızası veya hakimin hükmüne dayanarak) almakla mülkiyetine geçirir.
Şuf'ada müslüman, zımmi, ticaret yapmasına izin verilen, eşittirler.
Şuf'a hakkı, sırası ile şu kimselerindir:
Satılmış olan malda ortaklığı olan, satılmış olan malda (su hakkı, yol hakkı gibi) bir hakkı olan, satılmış olan yere bitişik komşu olanlar.
Şuf'a davasını geri bırakmakla bu hak düşmez.
Satın alma hakkı olan, satışı öğrendiği zaman hemen o meclisde, satılan akarı istediğine şahit tutmalıdır.
Mümkün iken şahit tutmayanın şuf'a hakkı kaybolur.
Satılan akar daha henüz mal sahibinin elinde bulunuyorsa satın almak isteyen mal sahibine karşı, yahut müşteriye karşı veya akarın yanında şahit tutar.
Satın alma hakkı olanın, akara verilmiş olan bedel misillerinden ise mislini, kıymetlerinden ise kıymetini ödemesi borcu olur.
Şuf'a hakkının kalkması
Satın alma hakkı olanın ölümü, Şuf'adarın, şuf'a hakkının tamamından veya bir kısmından vaz geçmesi, satın alma hakkı olanın bir bedel karşılığında müşteri ile sulh olması, şuf'adarın mahkemece şuf'aya hüküm verilmeden önce malını satması ile, satılan akarın zararını satın alana tanzim etmesi, satın alandan o akarın satışını veya kirasını pazarlık etmesi ile şuf'a hakkı kalkar.
Şuf'a hakkı, müşterinin ölümü ile kalkmaz.
Satıcının vekilinin şuf'a hakkı yoktur. Fakat müşterinin vekilinin şuf'a hakkı vardır.
Müşteri falan kimsedir denilip satın alma hakkı olan o kimse için şuf'a hakkından vaz geçse ve sonra da başkası olduğu anlaşılırsa satın alma hakkı olanın şuf'a hakkı devam eder.
Akar, söylenildiği fiyatdan satılmışsa, öğrenilince, geçse sonra daha az bir fiyata, yahut ölçülen şuf'a hakkı baki kalır.
Şuf'a hakkı gerçekleşmeden önce müşterinin, şuf'ayı düşürmek için hile yapması kötü görülmez. Hissesinin bir kısmını satan sonra geriye kalan hissesini de satarsa şuf'a ilk hissede olur, başkasında olmaz.
Müşteri akarı veresiye almışsa satın alma hakkı olan isterse parasını hemen verir isterse de vadesi dolduktan sonra verir ve sonra malı teslim alır.
Şuf'a işlemi ancak akar (gelir getiren) olan mülklerde olur.
Akarın (gelirin) taksim edilebilir veya taksim edilemez olması arasında fark yoktur.
Şuf'a; geliri, mal sayılan bir bedel karşılığında başkasına mülk edindirmekle icab eder.
Şuf'a hakkı, ancak satıştan sonra olur ve şuf'a hakkı olanın, satılan yerin şuf'a hakkı olan olduğunu söylemesi ve o yeri istediğine ait şahit tutması ile kararlaşır.
Şuf'a hakkı olan, satılan akarı (müşterinin rızası veya hakimin hükmüne dayanarak) almakla mülkiyetine geçirir.
Şuf'ada müslüman, zımmi, ticaret yapmasına izin verilen, eşittirler.
Şuf'a hakkı, sırası ile şu kimselerindir:
Satılmış olan malda ortaklığı olan, satılmış olan malda (su hakkı, yol hakkı gibi) bir hakkı olan, satılmış olan yere bitişik komşu olanlar.
Şuf'a davasını geri bırakmakla bu hak düşmez.
Satın alma hakkı olan, satışı öğrendiği zaman hemen o meclisde, satılan akarı istediğine şahit tutmalıdır.
Mümkün iken şahit tutmayanın şuf'a hakkı kaybolur.
Satılan akar daha henüz mal sahibinin elinde bulunuyorsa satın almak isteyen mal sahibine karşı, yahut müşteriye karşı veya akarın yanında şahit tutar.
Satın alma hakkı olanın, akara verilmiş olan bedel misillerinden ise mislini, kıymetlerinden ise kıymetini ödemesi borcu olur.
Şuf'a hakkının kalkması
Satın alma hakkı olanın ölümü, Şuf'adarın, şuf'a hakkının tamamından veya bir kısmından vaz geçmesi, satın alma hakkı olanın bir bedel karşılığında müşteri ile sulh olması, şuf'adarın mahkemece şuf'aya hüküm verilmeden önce malını satması ile, satılan akarın zararını satın alana tanzim etmesi, satın alandan o akarın satışını veya kirasını pazarlık etmesi ile şuf'a hakkı kalkar.
Şuf'a hakkı, müşterinin ölümü ile kalkmaz.
Satıcının vekilinin şuf'a hakkı yoktur. Fakat müşterinin vekilinin şuf'a hakkı vardır.
Müşteri falan kimsedir denilip satın alma hakkı olan o kimse için şuf'a hakkından vaz geçse ve sonra da başkası olduğu anlaşılırsa satın alma hakkı olanın şuf'a hakkı devam eder.
Akar, söylenildiği fiyatdan satılmışsa, öğrenilince, geçse sonra daha az bir fiyata, yahut ölçülen şuf'a hakkı baki kalır.
Şuf'a hakkı gerçekleşmeden önce müşterinin, şuf'ayı düşürmek için hile yapması kötü görülmez. Hissesinin bir kısmını satan sonra geriye kalan hissesini de satarsa şuf'a ilk hissede olur, başkasında olmaz.
Müşteri akarı veresiye almışsa satın alma hakkı olan isterse parasını hemen verir isterse de vadesi dolduktan sonra verir ve sonra malı teslim alır.
Etiketler:
AHLAK,
Dini Konular,
Soru ve Cevaplar,
ŞUF'A
SARF NEDİR?
Para cinslerinin birbiri ile satışı
demektir. Birbiri ile satılan, yani mübadele edilen bu iki paranın
basılmış, dövülmüş ve külçe halinde olmaları farksızdır.
Gümüş, gümüş karşılığında, altın da altın karşılığında satılacağı zaman eşit ağırlıkda ve peşin olarak alınıp verilirler. Altın ve gümüşte yenilik ile kuyumculuk işine itibar edilmez.
Altın altın karşılığında gümüş de gümüş karşılığında toptan satılır ve aynı meclisde bunların eşit ağırlıkda oldukları anlaşılırsa, alışveriş akdi geçerli olur. Alınan ve satılan birbirinden farklı ağırlıkta iseler bu akit muteber olmaz.
Altın ile gümüşün birbiri ile değişimi, aynı mecliste teslim alınmaları şartı ile fazlalıklı olarak ve toptan caiz olur.
Bir kimse süslü bir kılıcını onun süsünden daha çok bir bedel karşılığında satarsa caizdir.
Gümüş, gümüş karşılığında, altın da altın karşılığında satılacağı zaman eşit ağırlıkda ve peşin olarak alınıp verilirler. Altın ve gümüşte yenilik ile kuyumculuk işine itibar edilmez.
Altın altın karşılığında gümüş de gümüş karşılığında toptan satılır ve aynı meclisde bunların eşit ağırlıkda oldukları anlaşılırsa, alışveriş akdi geçerli olur. Alınan ve satılan birbirinden farklı ağırlıkta iseler bu akit muteber olmaz.
Altın ile gümüşün birbiri ile değişimi, aynı mecliste teslim alınmaları şartı ile fazlalıklı olarak ve toptan caiz olur.
Bir kimse süslü bir kılıcını onun süsünden daha çok bir bedel karşılığında satarsa caizdir.
SELEM NEDİR?
Peşin paraya veya peşin mala karşılık
veresiye bir mal almaktan ibarettir. Selem, kıyasa aykırı olarak meşru
olmuştur. Çünkü bu, bir mal olmadan önce onu satmaktır.
Bunun meşruluğu şu ayete göredir: "Ey iman edenler (yaptığınız alış-veriş sonunda) muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın (senet yapın)" (Bakara suresi ayet 282).
Malın vasıfları ve miktarı biliniyor ise selem satışı caizdir, bilinmiyor ise caiz değildir.
Selem akdi ile satışın sahih olması için şu şartlar aranır: Malın cinsini belli etmek (Buğday, hurma gibi). Malın nevini belli etmek (ova mahsulü veya kır mahsulü gibi).
Vasıflarını belirtmek (eski veya yeni, taze gibi)
Malın vadesini, yani teslim edileceği zamanı tayin etmek,
Malın miktarını belli etmek (ölçüsünü veya kilosunu belirtmek),
Eğer nakledilmesi gereken yük ve zorluğu var ise malın teslim edileceği yeri bildirmek,
Sayı, ölçü ve tartı ile satılan malların karşılığında verilen para miktarını belirtmek,
Selem satışı yapılan yerden ayrılmadan parayı peşinen almak.
Mevsimi geçmiş ve piyasadan çekilmiş mallarda (meyveler vs.) ve (aralarında büyük farklılıklar olacağından) mücevheratta selem akdi yapmak sahih değildir.
Hayvanlarda, etlerinde baş ve ayaklarında ve derilerinde (hayvandan hayvana bunlar farklılıklar göstereceğinden) selem yolu ile alış-veriş yapılmaz. Tuzlu balıkların, tartarak selem ile satışları caizdir.
Miktarı bilinmeyen muayyen bir ölçü kabı ile selem akdinde bulunmak sahih olmadığı gibi, muayyen bir köyün yemeğinde de selem yolu ile alış-veriş olmaz.
Elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması belirtilince bunlarda selem akdi yapmak caiz olur.
Teslim edilmeden önce selem ile satılan eşyada tasarruf caiz olmadığı gibi bu malın bedelinde de tesliminden önce tasarruf caiz değildir.
Bir sanatkara siparişde bulunmak caizdir. Müşteri sipariş ettiği malı görünce alıp almamakta serbesttir. Müşteri görmeden önce sanatkârın o malı satmaya hakkı vardır.
Eğer malın teslimi için bir müddet tayin edilmişse artık selem meydana gelir.
Bunun meşruluğu şu ayete göredir: "Ey iman edenler (yaptığınız alış-veriş sonunda) muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın (senet yapın)" (Bakara suresi ayet 282).
Malın vasıfları ve miktarı biliniyor ise selem satışı caizdir, bilinmiyor ise caiz değildir.
Selem akdi ile satışın sahih olması için şu şartlar aranır: Malın cinsini belli etmek (Buğday, hurma gibi). Malın nevini belli etmek (ova mahsulü veya kır mahsulü gibi).
Vasıflarını belirtmek (eski veya yeni, taze gibi)
Malın vadesini, yani teslim edileceği zamanı tayin etmek,
Malın miktarını belli etmek (ölçüsünü veya kilosunu belirtmek),
Eğer nakledilmesi gereken yük ve zorluğu var ise malın teslim edileceği yeri bildirmek,
Sayı, ölçü ve tartı ile satılan malların karşılığında verilen para miktarını belirtmek,
Selem satışı yapılan yerden ayrılmadan parayı peşinen almak.
Mevsimi geçmiş ve piyasadan çekilmiş mallarda (meyveler vs.) ve (aralarında büyük farklılıklar olacağından) mücevheratta selem akdi yapmak sahih değildir.
Hayvanlarda, etlerinde baş ve ayaklarında ve derilerinde (hayvandan hayvana bunlar farklılıklar göstereceğinden) selem yolu ile alış-veriş yapılmaz. Tuzlu balıkların, tartarak selem ile satışları caizdir.
Miktarı bilinmeyen muayyen bir ölçü kabı ile selem akdinde bulunmak sahih olmadığı gibi, muayyen bir köyün yemeğinde de selem yolu ile alış-veriş olmaz.
Elbisenin uzunluğu, genişliği, yaması belirtilince bunlarda selem akdi yapmak caiz olur.
Teslim edilmeden önce selem ile satılan eşyada tasarruf caiz olmadığı gibi bu malın bedelinde de tesliminden önce tasarruf caiz değildir.
Bir sanatkara siparişde bulunmak caizdir. Müşteri sipariş ettiği malı görünce alıp almamakta serbesttir. Müşteri görmeden önce sanatkârın o malı satmaya hakkı vardır.
Eğer malın teslimi için bir müddet tayin edilmişse artık selem meydana gelir.
ALIŞ-VERİŞ
Alış-verişin meşruluğu hakkında Allahu
Teala Kur'an-ı Kerimde: "Allah alış-verişi helal ribayı (faizi) ise
haram kılmıştır (Bakara suresi, ayet 275),
"Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram sebeplerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticaret (malı) ola." (Nisa suresi, ayet 29) buyurmuştur.
Satılan eşyanın, hakkındaki bilgisizliği giderecek derecede tanınması gerekir.
Zimmette olan, yani ödenecek olan paranın da miktar ve cinsinin bilinmesi şarttır.
Mutlak bir para sözü edilmişse bu, o memleket parasının revaçda olanına yorumlanır.
Ölçülen ve tartılan şeylerin ölçerek, tartarak ve toptan satışları caizdir.
Bir mal satılırken; onun parçası durumundakiler ayrı tutulamaz. Bir ticari mal para karşılığı satılınca, veresiye olmadıkça paranın maldan önce teslimi gerekir. Eğer mal, mal karşılığında veya para, diğer bir para karşılığında satılırsa alan ve satan aynı anda beraberce teslim ederler.
Önce peşin paraya satıp sonra veresiyeye çevirmek sahih olur.
Terbiye edilmiş olsun olmasın yırtıcı hayvanların, pars ve köpeğin satılması da helaldir.
Zımmiler (Müslümanların idaresi altındaki gayri müslimler) alış-verişde müslümanlar gibidir. Onlara fazla olarak; içki ve domuz satmak da serbesttir.
Dilsizin, anlaşılan işaretleri ile alış-veriş ve diğer akitleri geçerlidir. Körün de alım-satım yapması caizdir. Karşılıklı olarak alış-veriş akdini fesh etmek caizdir.
Bir kimsenin, görmediği bir malı satın alması caizdir ve malı gördüğü zaman seçme hakkı vardır. Satıcının ise görmediği malını satmasından dolayı seçme hakkı yoktur.
Mutlak bir alış-veriş satılan malın her türlü kusurdan uzak olmasını gerektirir.
Tüccar adetine göre, malın değerini noksanlaştıran herşey kusurdur.
Müşteri malın kusurunu öğrendiği zaman, dilerse onu tam bedeli karşılığında kabul eder, dilerse de red eder.
Müşteri, satın aldığı malda bir kusur bulsa, diğer bir kusur da yanında iken meydana gelse satanın rızası olmadıkça o malı geri veremez.
Ancak kusurun aldığı zamanki bedelini satandan alır.
Fasid alış-veriş, malı sahiplenmesi ile mülkiyet ifade eder.
Bu alış-verişi alan ve satandan her birinin bozmaya hakları vardır.
Akdi fesh ederken satılan malın mevcut, olması şarttır.
Müşterinin teslim almadan önce, malı satması, azad etmesi, başkasına bağışlaması caiz olur. Bu durumda müşteri malı teslim aldığı zamandaki -kıymeti ile satılan cinsten ise- kıymetini ve -misliyle satılan cinsten ise- mislini satıcıya öder.
Batıl alış-veriş mülkiyet ifade etmez. Bu alış-verişle alınan mal müşteri yanında emanet olarak bulunur.
Leş, kan, içki, domuz, leş ile temiz eti birlikte satmak batıl (boş, çürük)dır.
Balıkları ve kuşları avlamadan satmak caiz değildir.
Hayvanın karnındaki yavruyu, daha henüz sağılmamış sütü, hayvanın sırtındaki yünü, koyundaki eti, iki elbiseden herhangi birini (belirtmeden) satmak caiz değildir.
Bir malın ay başında teslim edilmek üzere satışı caiz olmaz.
Arılar kovansız, ipek böceği de ipeksiz satılmaz.
Hasat, meyve toplama, harman ve hacıların gelme zamanına kadar olan veresiye satışlar caiz olmaz. Ancak daha önceden veresiyeyi kaldırırlarsa bu alış-veriş caiz olur.
Cumanın ilk ezanı okunurken alış-veriş yapmak mekruhdur.
Bir fiyat üzerinden alış-verişi bitiren iki kimsenin, fazla fiyat vererek aralarına girmek mekruhdur.
Alıcısı olmadığı halde, alıcı gibi görünerek başkasını teşvik için malın değerini arttırmak mekruhtur.
Şehre mal getirmekte olan kafileyi yolda karşılayıp, şehre girmeden mallarını almak (hem şehir halkına yüksek fiyatla satılacağından ve hem de kafilenin mevcut fiyatları bilemeyeceklerinden dolayı zarara uğramaları düşünüleceğinden) mekruhdur. Fakat bununla beraber bu türlü alış-verişler caizdir.
Satış Çeşitleri
Tevliye: Bir malı, mâl oluş fiyatına kârsız satmaktır.
Murâbaha: Alış fiyatına kâr koyarak satmaktır.
Vazi'a: Bir malı alış fiyatından noksan fiyata satmaktır.
Boyama, dikiş, gıda maddelerini bir yerden diğer yere nakletme, simsar, hayvan sevk etme masrafları da ilk alış fiyatına ilave edilir. Bu durumda satıcı, "bana şu kadara mal oldu" demelidir.
Satıcı kendi nafaka parasını, çoban, doktor, bakıcı ve öğretmen ücretlerini ve kira parasını ilk alış fiyatına ilave edemez.
Müşteri, mal oluş fiyatına aldığı bir malda aldatıldığını anlarsa ücretini, mal oluş fiyatından öder.
Karla satışda aldatıldığını; yani kendisine söylenenden fazla kar alındığını anlarsa, ya tam fiyata malı kabul eder yada malı red eder.
"Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram sebeplerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticaret (malı) ola." (Nisa suresi, ayet 29) buyurmuştur.
Satılan eşyanın, hakkındaki bilgisizliği giderecek derecede tanınması gerekir.
Zimmette olan, yani ödenecek olan paranın da miktar ve cinsinin bilinmesi şarttır.
Mutlak bir para sözü edilmişse bu, o memleket parasının revaçda olanına yorumlanır.
Ölçülen ve tartılan şeylerin ölçerek, tartarak ve toptan satışları caizdir.
Bir mal satılırken; onun parçası durumundakiler ayrı tutulamaz. Bir ticari mal para karşılığı satılınca, veresiye olmadıkça paranın maldan önce teslimi gerekir. Eğer mal, mal karşılığında veya para, diğer bir para karşılığında satılırsa alan ve satan aynı anda beraberce teslim ederler.
Önce peşin paraya satıp sonra veresiyeye çevirmek sahih olur.
Terbiye edilmiş olsun olmasın yırtıcı hayvanların, pars ve köpeğin satılması da helaldir.
Zımmiler (Müslümanların idaresi altındaki gayri müslimler) alış-verişde müslümanlar gibidir. Onlara fazla olarak; içki ve domuz satmak da serbesttir.
Dilsizin, anlaşılan işaretleri ile alış-veriş ve diğer akitleri geçerlidir. Körün de alım-satım yapması caizdir. Karşılıklı olarak alış-veriş akdini fesh etmek caizdir.
Bir kimsenin, görmediği bir malı satın alması caizdir ve malı gördüğü zaman seçme hakkı vardır. Satıcının ise görmediği malını satmasından dolayı seçme hakkı yoktur.
Mutlak bir alış-veriş satılan malın her türlü kusurdan uzak olmasını gerektirir.
Tüccar adetine göre, malın değerini noksanlaştıran herşey kusurdur.
Müşteri malın kusurunu öğrendiği zaman, dilerse onu tam bedeli karşılığında kabul eder, dilerse de red eder.
Müşteri, satın aldığı malda bir kusur bulsa, diğer bir kusur da yanında iken meydana gelse satanın rızası olmadıkça o malı geri veremez.
Ancak kusurun aldığı zamanki bedelini satandan alır.
Fasid alış-veriş, malı sahiplenmesi ile mülkiyet ifade eder.
Bu alış-verişi alan ve satandan her birinin bozmaya hakları vardır.
Akdi fesh ederken satılan malın mevcut, olması şarttır.
Müşterinin teslim almadan önce, malı satması, azad etmesi, başkasına bağışlaması caiz olur. Bu durumda müşteri malı teslim aldığı zamandaki -kıymeti ile satılan cinsten ise- kıymetini ve -misliyle satılan cinsten ise- mislini satıcıya öder.
Batıl alış-veriş mülkiyet ifade etmez. Bu alış-verişle alınan mal müşteri yanında emanet olarak bulunur.
Leş, kan, içki, domuz, leş ile temiz eti birlikte satmak batıl (boş, çürük)dır.
Balıkları ve kuşları avlamadan satmak caiz değildir.
Hayvanın karnındaki yavruyu, daha henüz sağılmamış sütü, hayvanın sırtındaki yünü, koyundaki eti, iki elbiseden herhangi birini (belirtmeden) satmak caiz değildir.
Bir malın ay başında teslim edilmek üzere satışı caiz olmaz.
Arılar kovansız, ipek böceği de ipeksiz satılmaz.
Hasat, meyve toplama, harman ve hacıların gelme zamanına kadar olan veresiye satışlar caiz olmaz. Ancak daha önceden veresiyeyi kaldırırlarsa bu alış-veriş caiz olur.
Cumanın ilk ezanı okunurken alış-veriş yapmak mekruhdur.
Bir fiyat üzerinden alış-verişi bitiren iki kimsenin, fazla fiyat vererek aralarına girmek mekruhdur.
Alıcısı olmadığı halde, alıcı gibi görünerek başkasını teşvik için malın değerini arttırmak mekruhtur.
Şehre mal getirmekte olan kafileyi yolda karşılayıp, şehre girmeden mallarını almak (hem şehir halkına yüksek fiyatla satılacağından ve hem de kafilenin mevcut fiyatları bilemeyeceklerinden dolayı zarara uğramaları düşünüleceğinden) mekruhdur. Fakat bununla beraber bu türlü alış-verişler caizdir.
Satış Çeşitleri
Tevliye: Bir malı, mâl oluş fiyatına kârsız satmaktır.
Murâbaha: Alış fiyatına kâr koyarak satmaktır.
Vazi'a: Bir malı alış fiyatından noksan fiyata satmaktır.
Boyama, dikiş, gıda maddelerini bir yerden diğer yere nakletme, simsar, hayvan sevk etme masrafları da ilk alış fiyatına ilave edilir. Bu durumda satıcı, "bana şu kadara mal oldu" demelidir.
Satıcı kendi nafaka parasını, çoban, doktor, bakıcı ve öğretmen ücretlerini ve kira parasını ilk alış fiyatına ilave edemez.
Müşteri, mal oluş fiyatına aldığı bir malda aldatıldığını anlarsa ücretini, mal oluş fiyatından öder.
Karla satışda aldatıldığını; yani kendisine söylenenden fazla kar alındığını anlarsa, ya tam fiyata malı kabul eder yada malı red eder.
FAİZ
Faiz, belirli bir müddet için ödünç olarak verilen nakit sermaye karşılığında aylık veya yıllık kazanç sağlamaktır.
Faiz sisteminde, sermayeyi alan zarar da etse faiz yine ödenir. Kârın oranı büyük olsa, oran yine değişmez.
Buna karşılık "mudârebe ortaklığı"nda işletme kâr etmez ise, sadece çalışanın emeği boşa gidecek, sermaye kâr etmemiş olacaktır.
İşletme zarar ederse, işletmecinin emeği boşa giderken sermayede zarara katlanacaktır. İşletme kâr ederse, bu kâr emek ile sermaye arasında önceden konuşulan nisbetde taksim edilecektir. Zarar ihtimali yanında kâr etme düşüncesi vardır.
İhtiyaca harcamak için alınmış ise, bu durumda sıkıntı daha da büyük olacaktır.
Teşebbüs ve yatırım sermayesi yapılacak kredi (karz) konusunda faizin yerine "mudârebe"yi getiren İslâm hukûku, ihtiyaç yani tüketim için mecbur kalınacak istikraz konusunda borç yerine zekât müessesesini getirmiştir.
Allahu Teâlâ; faizi, sebep olduğu yıkıcı zararları dolayısıyla, Kur'ân-ı Kerîm'inde; "Allah, alış-verişi helâl; faizi haram kıldı" (Bakara suresi, ayet: 275) emriyle yasaklamıştır.
Faiz sisteminde, sermayeyi alan zarar da etse faiz yine ödenir. Kârın oranı büyük olsa, oran yine değişmez.
Buna karşılık "mudârebe ortaklığı"nda işletme kâr etmez ise, sadece çalışanın emeği boşa gidecek, sermaye kâr etmemiş olacaktır.
İşletme zarar ederse, işletmecinin emeği boşa giderken sermayede zarara katlanacaktır. İşletme kâr ederse, bu kâr emek ile sermaye arasında önceden konuşulan nisbetde taksim edilecektir. Zarar ihtimali yanında kâr etme düşüncesi vardır.
İhtiyaca harcamak için alınmış ise, bu durumda sıkıntı daha da büyük olacaktır.
Teşebbüs ve yatırım sermayesi yapılacak kredi (karz) konusunda faizin yerine "mudârebe"yi getiren İslâm hukûku, ihtiyaç yani tüketim için mecbur kalınacak istikraz konusunda borç yerine zekât müessesesini getirmiştir.
Allahu Teâlâ; faizi, sebep olduğu yıkıcı zararları dolayısıyla, Kur'ân-ı Kerîm'inde; "Allah, alış-verişi helâl; faizi haram kıldı" (Bakara suresi, ayet: 275) emriyle yasaklamıştır.
NİKAH
Bir akit neticesinde meydana gelen birleşme ve bir araya gelmeye nikah (evlenme) denir.
Normal bir durumda (kadına karşı nefsinde aşırı bir arzu duymayanlar için) evlenmek müekked bir sünnettir ve insanlardan evlenmeleri istenilir. Şiddetli bir şehevi taşkınlık ve arzu halinde evlenmek farzdır.
Kadının haklarını yerine getirememekten korkulursa evlenmek mekruh olur.
Nikah meşru bir akittir ve müstehaptır. İnsanlar evliliğe teşvik edilmiştir.
Evliliğin meşruluğu kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kur'an'da "İçinizden bekarları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salih (mü'min) olanları evlendirin" (Nur suresi ayet 32) buyurulmuştur. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Nikahlanın çoğalın, çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm",
"Evlenmek benim sünnetimdir. Kim benim bu sünnetimden ayrılırsa o benden değildir" buyurmuştur.
Nikahın rüknü; icab ve kabuldür.
Müslümanların nikahı ancak iki erkek şahit yahut bir erkek ile iki kadın şahit huzurunda kıyılır.
Şahitlerin hür ve müslüman olmaları şart, adil olmaları ise şart değildir. İki körün şahitliği ile de nikah kıyılır.
Birbirlerine haram olanlar.
1- Annesi ve nineleri,
2- Kızı ve kendi evladından olan kızları,
3- Kız kardeşi, kız ve erkek kardeşlerinin kızları,
4- Babasının ve annesinin kız kardeşleri,
5- Hanımının annesi ve eğer zifafa girmişse hanımından olan üvey kızı,
6- Baba ve dedelerinin aileleri,
7- Oğlunun ve torunlarının aileleri haramdır.
Eşini boşayan bir erkek, iddeti bitinceye kadar ne onun kızkardeşi ile ve ne de başka bir kadınla evlenemez.
Mecûsî ve putperest, kâfir kadınlarla evlenmek haramdır. Yahudî, hıristiyan veya yıldızlara tapan (sabiî) kadınlarla evlenmek câizdir.
Mut'a nikâhı (bir erkeğin belli bir para veya mal karşılığında, belli bir süre için bir kadınla anlaşarak, onunla evlilik hayatı yaşaması) haramdır.
Evlenmede denklik
Nikahda (erkeğin kadına) denk olması aranır.
Denklik şartları şunlardır:
1- Soyda denk olmak,
2- Din ve takva (fazilet ve ahlak sahibi olmak) da denk olmak,
3- Sanatta denk olmak,
4- Hürriyette denk olmak,
5- Malca denk olmak.
Mehir
Kadının nikahlanınca kocasından almaya hak kazandığı muayyen miktar mal veya paradır. Kadın kocasından bir nikah parası alır.
Mehirsiz nikah olmaz. Mehir, nikah yapılırken kararlaştırılır. Eğer kararlaştırılmamışsa kızın emsallerine göre sonradan mehir tayini yapılır. Mehir peşin verildiği gibi sonraya da bırakılabilir. Mehir tamamen kızın hakkıdır. Ona kızın babası el koyamaz.
Düğünlerin israfa dayanan örf ve adetlerine onu heba edemez.
Mehrin en az miktarı on dirhem (28,05 gr) gümüş veya on dirhem kıymetinde başka bir maldır.
Mehir ancak mal sayılan şeylerden verilir. Mehir on dirhemden az olarak kararlaştırılmışsa kadın yine on dirhem alır.
Mehir tayin edilince zifafa girmekle veya karı kocadan birinin ölümü halinde onu tam olarak ödemek kocanın borcu olur.
Erkek karısını birleşme olmadan önce boşarsa kararlaştırılan mehrin yarısını ödemesi gerekir.
TALAK (BOŞANMA)
Boşama üç şekilde olur
1- Ahsen (en güzel) tarzda boşama:
Kadın hayızdan temizlenmiş halde iken ve bu temizlik müddeti içerisinde onunla cinsi münasebette bulunulmadan bir talak ile boşamak ve iddeti bitince kadını terk etmek en güzel tarzda boşamaktır.
2- Hasen (güzel) tarzda boşama:
Bir kadını içinde cinsi münasebet yapılmamış olan üç temizlik müddeti içerisinde ayrı ayrı üç talak ile boşamaktır.
3- Bid'at (sonradan çıkmış, İslâm'dan olmayan) üzere boşama:
Tek bir sözle üç veya iki talak boşamak yahut bir temizlik müddeti içerisinde kadına dönmeden onu bid'at üzere boşamaktır.
İNSANIN AİLESİNE KARŞI VAZİFELERİ
Anne, baba, büyük anne, büyük baba, amca, hala, dayı gibi yakın akrabalarında dahil olduğu milleti oluşturan çekirdek İslâm'da çok önemli bir yer tutar.
Peygamber Efendimiz "Sizin en iyiniz, hanımlarına karşı en iyi olanınızdır" buyurmuştur.
Diğer bir hadisinde de ".. Kadın da kocasının evi ve çocuklarının çobanı (muhafızı)dır..." demiştir.
Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri
Karı-koca, birbirlerine samimi bir sevgi ve saygı beslemelidirler, Koca, ailesinin rızkını helal yoldan kazanmaya çalışmalı ve mutluluğu yuvasında aramalıdır. Koca ailesinin inanç, ibadet ve ahlakî yönden eksiklerini düzeltmeye çalışmalıdır. Erkek, eşine karşı daima nazik davranmalı, kaba ve kırıcı olmamalıdır.
Kadın ibadetlerinde titiz olmalı, haramdan sakınmalı, iffetine düşkün olmalı, namusuna söz getirmemelidir.
Kadın ev idaresinde kocasına yardımcı olmalı, onun kazanıp getirdiklerini israfa kaçmadan harcamalıdır, tutumlu olmalıdır.
Çocuk terbiyesinde karı-koca hassas davranmalı ve bu konuda her biri üzerine düşeni titizlikle yerine getirmelidir.
Ana ve babanın çocuklarına karşı vazifeleri
Çocukların maddi ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, çocuklara karşı sevgi ve şefkat göstermek, onlarla ilgilenmelidir.
Çocuklara güzel ad koymak ve sünnet ettirmek, tahsil ve terbiyelerini yaptırmak, ahlakî yönden kendilerine iyi örnek olmalıdırlar. Çocuklarını faziletli, dindar ve vatansever olarak yetiştirmek. Çocukların kötü yola gitmelerini önlemek, zamanın gelişmesine ve meselelerine göre hayata hazırlamak ve sorumluluk sahibi olarak yetiştirmek ana-babanın çocuklarına karşı vazifeleridir.
Çocukların ana ve babalarına karşı vazifeleri
Ana ve babaya itaat etmek, iyilik yapmak, saygısızlıktan sert davranışlardan kaçınmak, onların kalplerini incitmemek, onlara "öf" bile dememek, yaşlılıklarında şefkatli davranmak, güler yüz göstermek, yanlarında ise sürekli hizmet etmek, başka yerde iseler ziyaretlerine gitmek, hiç ihmal etmemek, her vesileyle hatırlarını sormak, gönüllerini almak, isteklerini yerine getirmek, çağırdıkları zaman hemen koşmak, onların mutluluk getiren tavsiyelerine sahip çıkmak, onları her konuda memnun etmeye, hayır dualarını almaya çalışmak, öldüklerinde onları daima rahmetle anmak, varsa vasiyetlerini yerine getirmek, baba dostlarına saygı göstermek, onlar için kıyamete kadar amel defterlerinin açık kalmasına vesile olacak hayırlı işler yapmak.
Kardeşlerin birbirlerine karşı vazifeleri
Büyük kardeşler küçüklerine sevgi ve şefkat göstermeli, küçükler de büyüklerine saygı ve hürmette kusur etmemelidir. Kardeşler arasında birlik, beraberlik ve dayanışma olmalıdır. Maddi menfaatler onların samimiyetini zedelememeli. Kardeşler aralarını bozmak isteyen dedikoduculara kanmamalı, birbirleri hakkında daima iyi kanaat beslemelidirler. Kalplerinde kıskançlığa yer vermemelidirler, kuvvetli zayıfı, zengin olan kardeş yoksul olanı daima himaye etmelidir. Ayrıca halalara, teyzelere, amcalara, dayılara ve akrabadan sayılan herkese sevgi ve saygı beslemeli, onlarla ilişkiler devam ettirilmelidir.
Normal bir durumda (kadına karşı nefsinde aşırı bir arzu duymayanlar için) evlenmek müekked bir sünnettir ve insanlardan evlenmeleri istenilir. Şiddetli bir şehevi taşkınlık ve arzu halinde evlenmek farzdır.
Kadının haklarını yerine getirememekten korkulursa evlenmek mekruh olur.
Nikah meşru bir akittir ve müstehaptır. İnsanlar evliliğe teşvik edilmiştir.
Evliliğin meşruluğu kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kur'an'da "İçinizden bekarları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salih (mü'min) olanları evlendirin" (Nur suresi ayet 32) buyurulmuştur. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Nikahlanın çoğalın, çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm",
"Evlenmek benim sünnetimdir. Kim benim bu sünnetimden ayrılırsa o benden değildir" buyurmuştur.
Nikahın rüknü; icab ve kabuldür.
Müslümanların nikahı ancak iki erkek şahit yahut bir erkek ile iki kadın şahit huzurunda kıyılır.
Şahitlerin hür ve müslüman olmaları şart, adil olmaları ise şart değildir. İki körün şahitliği ile de nikah kıyılır.
Birbirlerine haram olanlar.
1- Annesi ve nineleri,
2- Kızı ve kendi evladından olan kızları,
3- Kız kardeşi, kız ve erkek kardeşlerinin kızları,
4- Babasının ve annesinin kız kardeşleri,
5- Hanımının annesi ve eğer zifafa girmişse hanımından olan üvey kızı,
6- Baba ve dedelerinin aileleri,
7- Oğlunun ve torunlarının aileleri haramdır.
Eşini boşayan bir erkek, iddeti bitinceye kadar ne onun kızkardeşi ile ve ne de başka bir kadınla evlenemez.
Mecûsî ve putperest, kâfir kadınlarla evlenmek haramdır. Yahudî, hıristiyan veya yıldızlara tapan (sabiî) kadınlarla evlenmek câizdir.
Mut'a nikâhı (bir erkeğin belli bir para veya mal karşılığında, belli bir süre için bir kadınla anlaşarak, onunla evlilik hayatı yaşaması) haramdır.
Evlenmede denklik
Nikahda (erkeğin kadına) denk olması aranır.
Denklik şartları şunlardır:
1- Soyda denk olmak,
2- Din ve takva (fazilet ve ahlak sahibi olmak) da denk olmak,
3- Sanatta denk olmak,
4- Hürriyette denk olmak,
5- Malca denk olmak.
Mehir
Kadının nikahlanınca kocasından almaya hak kazandığı muayyen miktar mal veya paradır. Kadın kocasından bir nikah parası alır.
Mehirsiz nikah olmaz. Mehir, nikah yapılırken kararlaştırılır. Eğer kararlaştırılmamışsa kızın emsallerine göre sonradan mehir tayini yapılır. Mehir peşin verildiği gibi sonraya da bırakılabilir. Mehir tamamen kızın hakkıdır. Ona kızın babası el koyamaz.
Düğünlerin israfa dayanan örf ve adetlerine onu heba edemez.
Mehrin en az miktarı on dirhem (28,05 gr) gümüş veya on dirhem kıymetinde başka bir maldır.
Mehir ancak mal sayılan şeylerden verilir. Mehir on dirhemden az olarak kararlaştırılmışsa kadın yine on dirhem alır.
Mehir tayin edilince zifafa girmekle veya karı kocadan birinin ölümü halinde onu tam olarak ödemek kocanın borcu olur.
Erkek karısını birleşme olmadan önce boşarsa kararlaştırılan mehrin yarısını ödemesi gerekir.
TALAK (BOŞANMA)
Boşama üç şekilde olur
1- Ahsen (en güzel) tarzda boşama:
Kadın hayızdan temizlenmiş halde iken ve bu temizlik müddeti içerisinde onunla cinsi münasebette bulunulmadan bir talak ile boşamak ve iddeti bitince kadını terk etmek en güzel tarzda boşamaktır.
2- Hasen (güzel) tarzda boşama:
Bir kadını içinde cinsi münasebet yapılmamış olan üç temizlik müddeti içerisinde ayrı ayrı üç talak ile boşamaktır.
3- Bid'at (sonradan çıkmış, İslâm'dan olmayan) üzere boşama:
Tek bir sözle üç veya iki talak boşamak yahut bir temizlik müddeti içerisinde kadına dönmeden onu bid'at üzere boşamaktır.
İNSANIN AİLESİNE KARŞI VAZİFELERİ
Anne, baba, büyük anne, büyük baba, amca, hala, dayı gibi yakın akrabalarında dahil olduğu milleti oluşturan çekirdek İslâm'da çok önemli bir yer tutar.
Peygamber Efendimiz "Sizin en iyiniz, hanımlarına karşı en iyi olanınızdır" buyurmuştur.
Diğer bir hadisinde de ".. Kadın da kocasının evi ve çocuklarının çobanı (muhafızı)dır..." demiştir.
Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri
Karı-koca, birbirlerine samimi bir sevgi ve saygı beslemelidirler, Koca, ailesinin rızkını helal yoldan kazanmaya çalışmalı ve mutluluğu yuvasında aramalıdır. Koca ailesinin inanç, ibadet ve ahlakî yönden eksiklerini düzeltmeye çalışmalıdır. Erkek, eşine karşı daima nazik davranmalı, kaba ve kırıcı olmamalıdır.
Kadın ibadetlerinde titiz olmalı, haramdan sakınmalı, iffetine düşkün olmalı, namusuna söz getirmemelidir.
Kadın ev idaresinde kocasına yardımcı olmalı, onun kazanıp getirdiklerini israfa kaçmadan harcamalıdır, tutumlu olmalıdır.
Çocuk terbiyesinde karı-koca hassas davranmalı ve bu konuda her biri üzerine düşeni titizlikle yerine getirmelidir.
Ana ve babanın çocuklarına karşı vazifeleri
Çocukların maddi ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, çocuklara karşı sevgi ve şefkat göstermek, onlarla ilgilenmelidir.
Çocuklara güzel ad koymak ve sünnet ettirmek, tahsil ve terbiyelerini yaptırmak, ahlakî yönden kendilerine iyi örnek olmalıdırlar. Çocuklarını faziletli, dindar ve vatansever olarak yetiştirmek. Çocukların kötü yola gitmelerini önlemek, zamanın gelişmesine ve meselelerine göre hayata hazırlamak ve sorumluluk sahibi olarak yetiştirmek ana-babanın çocuklarına karşı vazifeleridir.
Çocukların ana ve babalarına karşı vazifeleri
Ana ve babaya itaat etmek, iyilik yapmak, saygısızlıktan sert davranışlardan kaçınmak, onların kalplerini incitmemek, onlara "öf" bile dememek, yaşlılıklarında şefkatli davranmak, güler yüz göstermek, yanlarında ise sürekli hizmet etmek, başka yerde iseler ziyaretlerine gitmek, hiç ihmal etmemek, her vesileyle hatırlarını sormak, gönüllerini almak, isteklerini yerine getirmek, çağırdıkları zaman hemen koşmak, onların mutluluk getiren tavsiyelerine sahip çıkmak, onları her konuda memnun etmeye, hayır dualarını almaya çalışmak, öldüklerinde onları daima rahmetle anmak, varsa vasiyetlerini yerine getirmek, baba dostlarına saygı göstermek, onlar için kıyamete kadar amel defterlerinin açık kalmasına vesile olacak hayırlı işler yapmak.
Kardeşlerin birbirlerine karşı vazifeleri
Büyük kardeşler küçüklerine sevgi ve şefkat göstermeli, küçükler de büyüklerine saygı ve hürmette kusur etmemelidir. Kardeşler arasında birlik, beraberlik ve dayanışma olmalıdır. Maddi menfaatler onların samimiyetini zedelememeli. Kardeşler aralarını bozmak isteyen dedikoduculara kanmamalı, birbirleri hakkında daima iyi kanaat beslemelidirler. Kalplerinde kıskançlığa yer vermemelidirler, kuvvetli zayıfı, zengin olan kardeş yoksul olanı daima himaye etmelidir. Ayrıca halalara, teyzelere, amcalara, dayılara ve akrabadan sayılan herkese sevgi ve saygı beslemeli, onlarla ilişkiler devam ettirilmelidir.
AHLAK
Arapça "hulk" kelimesinin çoğulu olup "huy
ve karakter" anlamına gelen "ahlâk" huylar demektir. Ahlak, her iyi
huyu benimsemek ve her kötü huydan sıyrılmaktır. İyilik yapmak ve
kötülüklerden sakınmak için uyulması gereken kuralları öğreten bir
ilimdir. İnsandaki manevî değerler ve davranışlar topluluğudur. İnsan
maddi ve manevî olmak üzere iki ayrı yapının birleşiminden oluşmaktadır.
Maddî yapımız beden olarak ortaya çıkarken manevî yapımız ruh olarak
belirir. Ruhun eseri huylarımızdır.
İyi olan huylara "Ahlâk-ı hasene=güzel huylar", kötü huylara da "ahlâk-ı seyyie=çirkin huylar" denilmektedir. İnsanın huyları ahlâkın konusunu oluşturduğuna göre mutluluğu da gayesini meydana getirmektedir.
Ahlak, insana iyi huylarla donatmanın ve kötü huylardan kaçınmanın yollarını, doğru inancı, doğru düşünmeyi ve faydalı davranışlarda bulunmayı öğretir.
İslâm'ın Getirdiği Ahlak Anlayışı
İslâm önce imanı, sonra ibadeti emreder. İman eden ve ibadet eden müslümanın da ahlâklı olmasını ister. Sadece iman, hatta sadece imanla ibadet yetmez. İnsan aynı zamanda güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Çünkü İslâm'a göre imanla ahlâk arasında sıkı bir ilişki vardır. İyi ahlâklı insanların imanları da sağlamdır.
Kur'an-ı Kerîm'in pek çok âyetlerinde güzel ahlâk tavsiye edilirken, müslümanların kötü ahlâktan da sakınmaları bildirilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de "şüphesiz sen en büyük ahlâk üzeresin" buyurulan Peygamberimiz (s.a.v.) ahlâk hakkında şöyle söylemektedir:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim "Sizin en hayırlınız ahlâkı en iyi olanınızdır". "Sirke balı nasıl bozarsa kötü ahlâk da ameli öyle bozar" "Allahım, senden sıhhat afiyet ve güzel ahlâk dilerim".
Peygamber Efendimiz, tebliğ ettiği güzel ahlâkı yaşayarak müslümanlara örnek olmuştur.
İslâm'ın getirdiği ahlâk anlayışını Kur'an-ı Kerim'de ve Sevgili Peygamberimizin davranışlarında ve onun yolunda yürüyen ashab ile tarih boyunca bunları takip eden değerli kişilerin hayatlarında görmemiz mümkündür.
Ahlakın Fert Üzerindeki Tesirleri
Ahlaklı kişiler sağlam inançlı ve ibadetlerini en temiz duygularla yapan pırlanta gibi kişiler olurlar. Allah'tan korkanlar da yalan, dedikodu, gıybet, iftira, kibir, haset, fesat, zulüm, öfke gibi kötülüklerden korunurlar. Ahlaklı kişiler doğru, dürüst sabırlı olurlar. Yardımsever olup yoksullara öksüzlere şefkat gösterirler, çalışkan olurlar. Vazifelerini bilirler, din vatan ve milletini severler, bu uğurda her çeşit fedakarlığa katlanmasını bilirler. Temizliğe dikkat ederler, hem bedenleri hem de ruhları, kalpleri tertemiz olur. Hiç kimse hakkında kötü kanaat taşımazlar. Edepli olurlar, kendilerini küçültecek davranışlardan kaçınırlar.
Ahlakın Cemiyet Üzerindeki Tesiri
Ahlaklı toplumlarda birlik ve bütünlük vardır. Haksızlık yapılmaz, herkes vazifesini ve hakkını bilir. Böyle bir toplumun fertleri sorumluluk duygusuna sahiptirler. Aileden başlayarak bütün bir toplumda karşılıklı güven, sevgi ve saygı hâkimdir. Huzur ve manevi bir yüceliş vardır. Böyle bir toplumda halk çalışkandır. Bu durum maddi zenginliği artırır, devlet güçlenir, medeniyet yükselir. Maddî ve manevî bakımdan güçlenen toplum kendisinde düşmanlarına karşı koyacak kuvvet hisseder, millet ve devlet bütünlüğü sağlanır.
İyi olan huylara "Ahlâk-ı hasene=güzel huylar", kötü huylara da "ahlâk-ı seyyie=çirkin huylar" denilmektedir. İnsanın huyları ahlâkın konusunu oluşturduğuna göre mutluluğu da gayesini meydana getirmektedir.
Ahlak, insana iyi huylarla donatmanın ve kötü huylardan kaçınmanın yollarını, doğru inancı, doğru düşünmeyi ve faydalı davranışlarda bulunmayı öğretir.
İslâm'ın Getirdiği Ahlak Anlayışı
İslâm önce imanı, sonra ibadeti emreder. İman eden ve ibadet eden müslümanın da ahlâklı olmasını ister. Sadece iman, hatta sadece imanla ibadet yetmez. İnsan aynı zamanda güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Çünkü İslâm'a göre imanla ahlâk arasında sıkı bir ilişki vardır. İyi ahlâklı insanların imanları da sağlamdır.
Kur'an-ı Kerîm'in pek çok âyetlerinde güzel ahlâk tavsiye edilirken, müslümanların kötü ahlâktan da sakınmaları bildirilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de "şüphesiz sen en büyük ahlâk üzeresin" buyurulan Peygamberimiz (s.a.v.) ahlâk hakkında şöyle söylemektedir:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim "Sizin en hayırlınız ahlâkı en iyi olanınızdır". "Sirke balı nasıl bozarsa kötü ahlâk da ameli öyle bozar" "Allahım, senden sıhhat afiyet ve güzel ahlâk dilerim".
Peygamber Efendimiz, tebliğ ettiği güzel ahlâkı yaşayarak müslümanlara örnek olmuştur.
İslâm'ın getirdiği ahlâk anlayışını Kur'an-ı Kerim'de ve Sevgili Peygamberimizin davranışlarında ve onun yolunda yürüyen ashab ile tarih boyunca bunları takip eden değerli kişilerin hayatlarında görmemiz mümkündür.
Ahlakın Fert Üzerindeki Tesirleri
Ahlaklı kişiler sağlam inançlı ve ibadetlerini en temiz duygularla yapan pırlanta gibi kişiler olurlar. Allah'tan korkanlar da yalan, dedikodu, gıybet, iftira, kibir, haset, fesat, zulüm, öfke gibi kötülüklerden korunurlar. Ahlaklı kişiler doğru, dürüst sabırlı olurlar. Yardımsever olup yoksullara öksüzlere şefkat gösterirler, çalışkan olurlar. Vazifelerini bilirler, din vatan ve milletini severler, bu uğurda her çeşit fedakarlığa katlanmasını bilirler. Temizliğe dikkat ederler, hem bedenleri hem de ruhları, kalpleri tertemiz olur. Hiç kimse hakkında kötü kanaat taşımazlar. Edepli olurlar, kendilerini küçültecek davranışlardan kaçınırlar.
Ahlakın Cemiyet Üzerindeki Tesiri
Ahlaklı toplumlarda birlik ve bütünlük vardır. Haksızlık yapılmaz, herkes vazifesini ve hakkını bilir. Böyle bir toplumun fertleri sorumluluk duygusuna sahiptirler. Aileden başlayarak bütün bir toplumda karşılıklı güven, sevgi ve saygı hâkimdir. Huzur ve manevi bir yüceliş vardır. Böyle bir toplumda halk çalışkandır. Bu durum maddi zenginliği artırır, devlet güçlenir, medeniyet yükselir. Maddî ve manevî bakımdan güçlenen toplum kendisinde düşmanlarına karşı koyacak kuvvet hisseder, millet ve devlet bütünlüğü sağlanır.
TEYEMMÜM
Teyemmüm; "temiz toprak veya toprak
cinsinden bir şeye, teyemmüme niyetle elleri vurup, yüzü ve kolları
meshetmeye" denir. Suyun olmadığı yahut kullanılması mümkün olmadığı
zaman gusül ve abdest yerini tutar. Farziyeti kitap ve sünnetle
sabittir.
Farzları: 1- Niyet etmek, 2- Toprak veya toprak cinsinden bir şeye elleri iki defa vurup birincide yüzü, ikincide kolları mesh etmektir.
Alınışı: Kollar sıvanır, ne için teyemmüm edeceksek ona niyet edilir. Euzu besmele çekip parmaklar açık bir durumda eller toprağa vurulur. Yüzün tamamı iki el ile mesh edilir, sıvazlanır. Tekrar eller toprağa vurulup sol el ile sağ kol, sağ el ile sol kol dirseklerle beraber mesh edilir, sıvazlanır.
Teyemmümü Bozan Şeyler: Abdesti bozan şeyler teyemmümü de bozar. Bir özürden dolayı, abdest ve boy abdesti alınama-mışsa, özür ortadan kalkınca teyemmüm bozulur. Teyemmüm eden kimse suyu gördüğü zaman veya suyu kullanma engelleri ortadan kalkınca teyemmüm bozulur.
Farzları: 1- Niyet etmek, 2- Toprak veya toprak cinsinden bir şeye elleri iki defa vurup birincide yüzü, ikincide kolları mesh etmektir.
Alınışı: Kollar sıvanır, ne için teyemmüm edeceksek ona niyet edilir. Euzu besmele çekip parmaklar açık bir durumda eller toprağa vurulur. Yüzün tamamı iki el ile mesh edilir, sıvazlanır. Tekrar eller toprağa vurulup sol el ile sağ kol, sağ el ile sol kol dirseklerle beraber mesh edilir, sıvazlanır.
Teyemmümü Bozan Şeyler: Abdesti bozan şeyler teyemmümü de bozar. Bir özürden dolayı, abdest ve boy abdesti alınama-mışsa, özür ortadan kalkınca teyemmüm bozulur. Teyemmüm eden kimse suyu gördüğü zaman veya suyu kullanma engelleri ortadan kalkınca teyemmüm bozulur.
BOY ABDESTİ (GUSÜL)
Gusül; "hiç bir kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa kadar bedenin her tarafını yıkamak" demektir.
Alınışı: Önce besmele çekilir, niyet edilir. Eller bileklere kadar yıkanır. Üzerinde bir pislik varsa, avret mahallinde de pislik olmasa dahi yıkanır. Sağ avuca su alınıp ağza çekilir, boğaz ve dişlerin arası üç kere çalkalanır. Oruçlu ise, boğazdan su kaçmamasına dikkat edilir. Sonra sağ elle burna üç defa su çekilir. Her defasında sol elle sümkürülür. Daha sonra namaz abdesti gibi abdest alınır. Ayakların altında su toplanırsa ayakların yıkanması en sona bırakılır.
Abdestten sonra, önce başa sonra sağ ve sol omuzlara üç kere su dökülür ve her seferinde vücut oğuşturulur. Hiç bir kuru yer kalmayıncaya kadar bütün vücut yıkanır. Göbek çukuru, küpe delikleri, saç ve sakal dipleri ve kulak kıvrımlarının ıslanmasına dikkat gösterilir. Vücutta yara var ise yaranın durumuna göre işlem yapılır.
Farzları: Ağıza su alıp boğaza kadar çalkalamak, buruna su çekip yıkamak, bütün vücudu yıkamak.
Sünnetleri: Gusle besmele ile başlamak, gusle niyet etmek, bedenin bir tarafında pislik varsa onu önceden güzelce temizlemek, avret yerini yıkamak, gusülden evvel abdest almak, bedenine üç defa su dökmek ve her defasında su bedenini kaplamak, suyu bedenin her tarafına ulaştırmak, su dökünmeye baştan başlamak, sonra sağ omuzuna, sonra sol omuzuna dökmek, ilk defa döktüğü zaman bedeni oğmak ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak, ayağının olduğu yere su birikirse, abdest aldığı zaman ayak yıkamasını sonraya bırakmak.
Boy Abdestini Gerektiren Haller:
Cinsi münasebette bulunmak, cinsi münasebet olmadan şehvetle meninin gelmesi, uykudan uyanan bir kimsenin üzerinde yahut elbisesinde ıslaklık görmesi, Kadınların adet görmesi ve lohusa olması.
Alınışı: Önce besmele çekilir, niyet edilir. Eller bileklere kadar yıkanır. Üzerinde bir pislik varsa, avret mahallinde de pislik olmasa dahi yıkanır. Sağ avuca su alınıp ağza çekilir, boğaz ve dişlerin arası üç kere çalkalanır. Oruçlu ise, boğazdan su kaçmamasına dikkat edilir. Sonra sağ elle burna üç defa su çekilir. Her defasında sol elle sümkürülür. Daha sonra namaz abdesti gibi abdest alınır. Ayakların altında su toplanırsa ayakların yıkanması en sona bırakılır.
Abdestten sonra, önce başa sonra sağ ve sol omuzlara üç kere su dökülür ve her seferinde vücut oğuşturulur. Hiç bir kuru yer kalmayıncaya kadar bütün vücut yıkanır. Göbek çukuru, küpe delikleri, saç ve sakal dipleri ve kulak kıvrımlarının ıslanmasına dikkat gösterilir. Vücutta yara var ise yaranın durumuna göre işlem yapılır.
Farzları: Ağıza su alıp boğaza kadar çalkalamak, buruna su çekip yıkamak, bütün vücudu yıkamak.
Sünnetleri: Gusle besmele ile başlamak, gusle niyet etmek, bedenin bir tarafında pislik varsa onu önceden güzelce temizlemek, avret yerini yıkamak, gusülden evvel abdest almak, bedenine üç defa su dökmek ve her defasında su bedenini kaplamak, suyu bedenin her tarafına ulaştırmak, su dökünmeye baştan başlamak, sonra sağ omuzuna, sonra sol omuzuna dökmek, ilk defa döktüğü zaman bedeni oğmak ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak, ayağının olduğu yere su birikirse, abdest aldığı zaman ayak yıkamasını sonraya bırakmak.
Boy Abdestini Gerektiren Haller:
Cinsi münasebette bulunmak, cinsi münasebet olmadan şehvetle meninin gelmesi, uykudan uyanan bir kimsenin üzerinde yahut elbisesinde ıslaklık görmesi, Kadınların adet görmesi ve lohusa olması.
MESH ETMEK NEDİR?
"Ayakları topukları ile beraber örten ve
adi yürüyüşle birbiri ardınca oniki bin adım veya daha fazla
yürüyebilen, içine kolayca su almayan ve herbirinin topuklarından
aşağısında ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, sökük,
yırtık bulunmayan, bağsız olarak ayakta duracak kadar kalın olan
ayakkabı"ya mest denir.
Abdestli iken ayağa giyilmiş bulunan bir meste tekrar abdest alınırken mesh olunur. Yolcu olmayanlar yirmidört saat mest üzerine mesh yapabilirler. Yolcu olanlar üç gün üç gece, yani yetmişiki saat ayaklarını hiç çıkarmadan sade mest üstüne meshederler.
Mesh şöyle olur: Abdest azalarını yıkayıp sıra ayağa gelince, evvela sağ elini su ile ıslatıp, sağ ayağının ucundan başlıyarak inciğine doğru topukları aşmak üzere mestin üzeri ıslak üç parmakla, parmaklar açık olarak ve el ayası dokunmayarak yukarı doğru sıvanır. Sonra sol el ıslatılıp sol ayak da böyle mesholunur.
Meshin caiz olmasının şartları şunlardır:
a- Mestler abdestle giyilmiş olmalı,
b- Kundura gibi olmayıp, ayağın topukları görünmemeli,
c- Ayağa giyilen bu ayakkabı dayanıklı ve ayağın yürümeye tahammül edebileceği şekilde rahat olmalı.
d- Her bir mestin topuklarından aşağıda ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük olmamalı. Birinde bir parmak, diğerinde iki parmak olursa zarar vermez. Yırtıldığı halde açılmaz ve ayak görünmezse yine zarar vermez.
e- Bağsız ayakta durabilecek kadar katı olmalı,
f- Ayağa su almamalı, suyu emerek ayağa ulaşmasına engel olmalı,
g- Her ayağın ön tarafında hiç olmazsa, elin küçük parmağıyla üç parmak kadar aralık, yaratılıştan mevcut olmalıdır.
Sargı ve Yara Üzerine Meshetmek
Abdest azalarından birinde, kırık çıkık, yara ve çıban gibi bir şey olduğu zaman su zarar verecek olursa mesh edilir. Zarar vermeyecekse mesh edilmez. Sargı üzerine mesh edilecekse, el ıslatılır ve sargılı olan yerin üzeri ıslak el ile sıvazlanır.
Abdestli iken ayağa giyilmiş bulunan bir meste tekrar abdest alınırken mesh olunur. Yolcu olmayanlar yirmidört saat mest üzerine mesh yapabilirler. Yolcu olanlar üç gün üç gece, yani yetmişiki saat ayaklarını hiç çıkarmadan sade mest üstüne meshederler.
Mesh şöyle olur: Abdest azalarını yıkayıp sıra ayağa gelince, evvela sağ elini su ile ıslatıp, sağ ayağının ucundan başlıyarak inciğine doğru topukları aşmak üzere mestin üzeri ıslak üç parmakla, parmaklar açık olarak ve el ayası dokunmayarak yukarı doğru sıvanır. Sonra sol el ıslatılıp sol ayak da böyle mesholunur.
Meshin caiz olmasının şartları şunlardır:
a- Mestler abdestle giyilmiş olmalı,
b- Kundura gibi olmayıp, ayağın topukları görünmemeli,
c- Ayağa giyilen bu ayakkabı dayanıklı ve ayağın yürümeye tahammül edebileceği şekilde rahat olmalı.
d- Her bir mestin topuklarından aşağıda ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük olmamalı. Birinde bir parmak, diğerinde iki parmak olursa zarar vermez. Yırtıldığı halde açılmaz ve ayak görünmezse yine zarar vermez.
e- Bağsız ayakta durabilecek kadar katı olmalı,
f- Ayağa su almamalı, suyu emerek ayağa ulaşmasına engel olmalı,
g- Her ayağın ön tarafında hiç olmazsa, elin küçük parmağıyla üç parmak kadar aralık, yaratılıştan mevcut olmalıdır.
Sargı ve Yara Üzerine Meshetmek
Abdest azalarından birinde, kırık çıkık, yara ve çıban gibi bir şey olduğu zaman su zarar verecek olursa mesh edilir. Zarar vermeyecekse mesh edilmez. Sargı üzerine mesh edilecekse, el ıslatılır ve sargılı olan yerin üzeri ıslak el ile sıvazlanır.
TEMİZLİK (TAHARET)
Müslümanlığın esası temizlik üzerine
kurulmuştur. Temiz olmayan bir insanın imanı yarı yarıya eksiktir;
imanı, kamil değildir. Müslümanın her şeyi temiz olmak zorundadır.
Yaşadığı yer, namaz kılacağı mahal, bedeni, elbisesi temiz olacaktır.
Dinimiz iki türlü temizliği emretmektedir.
a- Hadesten temizlenmek: Yalnız bedene mahsus "hükmî pislik"tir. Abdestsizlik ve gusülsüzlük gibi.
b- Dinde pis sayılan ve göze görülen şeylerden temizlenmek "hakîki pislik"tir. Elbise ve namaz kılınacak yerin pisliği gibi.
Dinimiz iki türlü temizliği emretmektedir.
a- Hadesten temizlenmek: Yalnız bedene mahsus "hükmî pislik"tir. Abdestsizlik ve gusülsüzlük gibi.
b- Dinde pis sayılan ve göze görülen şeylerden temizlenmek "hakîki pislik"tir. Elbise ve namaz kılınacak yerin pisliği gibi.
MÜKELLEF NEDİR?
Mükellef sorumlu demektir. Akıllı, büluğ
çağına eren ve Allah'ın emir ve yasaklarıyla sorumlu olan müslümanlara
"mükellef" denir. Allahu Teâlâ, bazı şeylerin yapılmasını emr etmiş
bazılarından da yasaklamıştır. Mükellef olan kimse, emr olunanı
yapmakla, yasaklanandan da kaçınmakla yükümlüdür.
O halde bir kimsenin Allah'u Teâlâ'nın emir ve yasaklarından sorumlu sayılması, yani mükellef olması için üç şart vardır:
1- Müslüman olmak: İnsanlar, önce Allah'a imanla mükelleftir. Müslüman olmayanların ibadetleri Allah katında bir değer taşımadığı için, onlar ibadetle mükellef değildir.
2- Akıllı olmak: Akıl hastaları, deliler mükellef değildir. Çünkü bu kimseler, iyiyle kötüyü ayırt edemezler.
3- Büluğ (ergenlik) çağına gelmek: Ergenlik, kişinin kendi cinsiyetini, şahsiyetini anlaması demektir. Bu devre erkeklerde oniki ile onbeş, kızlarda ise dokuz ile onbeş yaş arasındadır. Onbeş yaşına girdiği halde ergenlik çağına gelmeyen hanım ve erkekler, İslâm'ın emir ve yasaklarından sorumludurlar.
MÜKELLEFLERİN YAPMALARI GEREKEN İŞLER
Farz: Allah'ın kesin olarak işlenmesini emrettiği hükme denir. Namaz, oruç, zekât, hac, ana-babaya itaat vd. gibi. Farzın terki haramdır. İşlenmesinde sevap, özürsüz terkedilmesinde Allah'ın azabı vardır. Farzı inkar eden kimse dinden çıkar, kâfir olur.
Farz ikiye ayrılır:
a- Farz-ı Ayın: Mükelleflerden her birinin yapması şart olan farzdır. Bir kimse diğerinin yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz. Bu tür farzları herkesin bizzat yapması gerekir.
b- Farz-ı Kifâye: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla diğerlerinden düşen, onlar için yapma mecburiyeti kalmayan farzlardır. Cenaze namazı kılmak gibi. Müslüman bir kimsenin cenaze namazının kılınması o beldede yaşayan müslümanlara farzdır. Bir kişi dahî kılmış olsa farz yerine gelmiş olur. Kılınmazsa orada oturan kimseler günahkâr olurlar. Kılan sevabını alır, kılmayan günahkâr olmaz.
Vacib: Yapılması şer'an kat'î bir delil ile sabit olmamakla beraber, kuvvetli bir delil ile sabit olan şeydir. Sadaka vermek, Bayram Namazı kılmak gibi.
Sünnet: Farz ve vacip olmayıp, peygamberimizin ibadet maksadıyla yaptığı ve bize de emrettiği şeylerdir. Beş vakit namazda kılınan sünnetler, teravih namazı ezan ve kâmet gibi... Sünnetlerin işlenmesinde sevap, bile bile terkedilmesinde peygamberimizin takdîri vardır. Sünnetleri terketmeyi alışkanlık haline getirenler Peygamberimizin şefaatine nail olamazlar.
Müstehab: İşlenmesinde sevap olan, terkinde günah olmayan şeylerdir. Nafile namaz kılmak, oruç tutmak gibi.
Mübah: Yapılmasında sevap olmadığı gibi terkedilmesinde de günah olmayan fiillerdir. yemek içmek gibi.
Haram: Mükellefin yapmamasını isteyen ve kat'i bir delil ile sabit bulunan şer'i bir hükümdür. "Adam öldürmeyiniz, içki içmeyiniz, yer yüzünde fesat çıkarmayınız." gibi insan-ları bazı fiillerden yasaklayan hükümlerdir.
Mekruh: Allah'ın, haram kadar kesin olmayan yasaklarıdır. İki kısma ayrılır.
a) Tahrîmen (Harama yakın) Mekruh: Vaciplerin terkedilmesi bu kısma girer. Özürsüz olarak ikindi namazını geciktirip gün batarken kılmak gibi.
b) Tenzîhen (Helâle yakın) Mekruh: Sünnet ve müstehabları yapmamak bu bölüme girer. Sağ eliyle sümkürmek gibi...
Müfsid: Başlanmış bir ibadeti bozan işe denir. Namazda gülmek, konuşmak, oruçlu iken bile bile yemek içmek gibi... Çünkü, gülmek ve konuşmak namazı, bilerek yemek içmek de orucu bozar.
O halde bir kimsenin Allah'u Teâlâ'nın emir ve yasaklarından sorumlu sayılması, yani mükellef olması için üç şart vardır:
1- Müslüman olmak: İnsanlar, önce Allah'a imanla mükelleftir. Müslüman olmayanların ibadetleri Allah katında bir değer taşımadığı için, onlar ibadetle mükellef değildir.
2- Akıllı olmak: Akıl hastaları, deliler mükellef değildir. Çünkü bu kimseler, iyiyle kötüyü ayırt edemezler.
3- Büluğ (ergenlik) çağına gelmek: Ergenlik, kişinin kendi cinsiyetini, şahsiyetini anlaması demektir. Bu devre erkeklerde oniki ile onbeş, kızlarda ise dokuz ile onbeş yaş arasındadır. Onbeş yaşına girdiği halde ergenlik çağına gelmeyen hanım ve erkekler, İslâm'ın emir ve yasaklarından sorumludurlar.
MÜKELLEFLERİN YAPMALARI GEREKEN İŞLER
Farz: Allah'ın kesin olarak işlenmesini emrettiği hükme denir. Namaz, oruç, zekât, hac, ana-babaya itaat vd. gibi. Farzın terki haramdır. İşlenmesinde sevap, özürsüz terkedilmesinde Allah'ın azabı vardır. Farzı inkar eden kimse dinden çıkar, kâfir olur.
Farz ikiye ayrılır:
a- Farz-ı Ayın: Mükelleflerden her birinin yapması şart olan farzdır. Bir kimse diğerinin yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz. Bu tür farzları herkesin bizzat yapması gerekir.
b- Farz-ı Kifâye: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla diğerlerinden düşen, onlar için yapma mecburiyeti kalmayan farzlardır. Cenaze namazı kılmak gibi. Müslüman bir kimsenin cenaze namazının kılınması o beldede yaşayan müslümanlara farzdır. Bir kişi dahî kılmış olsa farz yerine gelmiş olur. Kılınmazsa orada oturan kimseler günahkâr olurlar. Kılan sevabını alır, kılmayan günahkâr olmaz.
Vacib: Yapılması şer'an kat'î bir delil ile sabit olmamakla beraber, kuvvetli bir delil ile sabit olan şeydir. Sadaka vermek, Bayram Namazı kılmak gibi.
Sünnet: Farz ve vacip olmayıp, peygamberimizin ibadet maksadıyla yaptığı ve bize de emrettiği şeylerdir. Beş vakit namazda kılınan sünnetler, teravih namazı ezan ve kâmet gibi... Sünnetlerin işlenmesinde sevap, bile bile terkedilmesinde peygamberimizin takdîri vardır. Sünnetleri terketmeyi alışkanlık haline getirenler Peygamberimizin şefaatine nail olamazlar.
Müstehab: İşlenmesinde sevap olan, terkinde günah olmayan şeylerdir. Nafile namaz kılmak, oruç tutmak gibi.
Mübah: Yapılmasında sevap olmadığı gibi terkedilmesinde de günah olmayan fiillerdir. yemek içmek gibi.
Haram: Mükellefin yapmamasını isteyen ve kat'i bir delil ile sabit bulunan şer'i bir hükümdür. "Adam öldürmeyiniz, içki içmeyiniz, yer yüzünde fesat çıkarmayınız." gibi insan-ları bazı fiillerden yasaklayan hükümlerdir.
Mekruh: Allah'ın, haram kadar kesin olmayan yasaklarıdır. İki kısma ayrılır.
a) Tahrîmen (Harama yakın) Mekruh: Vaciplerin terkedilmesi bu kısma girer. Özürsüz olarak ikindi namazını geciktirip gün batarken kılmak gibi.
b) Tenzîhen (Helâle yakın) Mekruh: Sünnet ve müstehabları yapmamak bu bölüme girer. Sağ eliyle sümkürmek gibi...
Müfsid: Başlanmış bir ibadeti bozan işe denir. Namazda gülmek, konuşmak, oruçlu iken bile bile yemek içmek gibi... Çünkü, gülmek ve konuşmak namazı, bilerek yemek içmek de orucu bozar.
İBADET NEDİR ?
"Kulluk" demek olan ibadet; Allah'a saygı
ve ta'zimdir. İbadet mü'mini olgunlaştırır, kemâle erdirir. Allah rızası
için yapılan her iş ibadettir.
İnsan, varlığını devam ettirebilmek için Allah'ın nimetlerinden faydalanır. Allah'ın verdiği nimetlere teşekkür ibadettir. Allah'a verdiği nimetlerden dolayı teşekkür etmeyen nankördür.
İnsanın yaratılış gayesi Allah'a kulluktur, ibadet etmektir. Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de "Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât sûresi, ayet: 56),
"Amelce hanginiz daha güzel diye sizi imtihan etmek için hem ölümü hem hayatı yaratan O'dur" (Mülk Suresi, ayet: 2) buyurmaktadır.
İnsanoğlu, dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayabilmek için, yaratılış ve gayesine uygun hareket etmek mecburiyetindedir.
İbadet; bedenî (namaz, oruç vd), mâlî (zekât, sadaka vd.), mâlî ve bedenî (Hac vd.) olarak yapılır.
İbadet, Allahu Teâlâ'ya saygı ve ta'zim göstermektir. Allahu Teâlâ'ya karşı yalvarıp kulluğunu göstermenin son derecesidir. İbadetle hem kalbdeki iman kuvvet bulur, hem de Allah'a karşı borçlu olduğumuz kulluk vazifesini yapmış oluruz.
İslâmda ibadet şu şekillerde olur.
a- Beden ile: Namaz ve Oruç gibi,
b- Mal İle: Zekât gibi.
c- Hem beden hem mal ile olan ibadet: Hacca gitmek gibi.
Beden ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil yapmak caiz değildir. Allah'ın emreylemiş olduğu namazı herkesin kendisi kılması lazımdır.
Oruç da böyledir. Başka birinin yerine namaz kılmak, oruç tutmak caiz olmaz.
Ancak zekat ve hac için vekil tayin edilebilir.
İnsan, varlığını devam ettirebilmek için Allah'ın nimetlerinden faydalanır. Allah'ın verdiği nimetlere teşekkür ibadettir. Allah'a verdiği nimetlerden dolayı teşekkür etmeyen nankördür.
İnsanın yaratılış gayesi Allah'a kulluktur, ibadet etmektir. Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de "Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât sûresi, ayet: 56),
"Amelce hanginiz daha güzel diye sizi imtihan etmek için hem ölümü hem hayatı yaratan O'dur" (Mülk Suresi, ayet: 2) buyurmaktadır.
İnsanoğlu, dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayabilmek için, yaratılış ve gayesine uygun hareket etmek mecburiyetindedir.
İbadet; bedenî (namaz, oruç vd), mâlî (zekât, sadaka vd.), mâlî ve bedenî (Hac vd.) olarak yapılır.
İbadet, Allahu Teâlâ'ya saygı ve ta'zim göstermektir. Allahu Teâlâ'ya karşı yalvarıp kulluğunu göstermenin son derecesidir. İbadetle hem kalbdeki iman kuvvet bulur, hem de Allah'a karşı borçlu olduğumuz kulluk vazifesini yapmış oluruz.
İslâmda ibadet şu şekillerde olur.
a- Beden ile: Namaz ve Oruç gibi,
b- Mal İle: Zekât gibi.
c- Hem beden hem mal ile olan ibadet: Hacca gitmek gibi.
Beden ile yapılan ibadetlerde başka birini vekil yapmak caiz değildir. Allah'ın emreylemiş olduğu namazı herkesin kendisi kılması lazımdır.
Oruç da böyledir. Başka birinin yerine namaz kılmak, oruç tutmak caiz olmaz.
Ancak zekat ve hac için vekil tayin edilebilir.
TEVEKKÜL NEDİR?
Tevekkül; "maksada erişmek için icab gelen
maddî ve manevî sebeplerin hepsine yapıştıktan, elden gelen her türlü
gayreti gösterip her yolu denedikten ve başka hiçbir şey kalmadıktan
sonra Allah'a güvenerek sonrasını Allah'a bırakmak" demektir.
KAZA NEDİR?
Allah'ın ezelde irade ve takdir ettiği
şeylerin zamanı gelince, her birisinin Allah'ın ezeldeki ilim, irade ve
takdirine uygun bir şekilde meydana gelmesine "Kaza" denir. Kaza,
Allah'ın , Tekvin sıfatı ile alakalıdır. Kaza ve Kader'e iman demek;
Allahu Teâlâ'nın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına, iman etmek
demektir. Kaza ve Kadere iman demek; hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve
tatlı, canlı ve cansız her ne varsa onların hepsinin Allah'ın bilmesi,
takdiri, dilemesi ve yaratması ile olduğuna; bunların sonradan
alacakları şekil ve özellikler ne ise hepsini evvelden bilmiş ve öylece
yaratmış olduğuna ve Allah'dan başka yaratan olmadığına inanmak
demektir. Allah'ın Kemâl sıfatlarına iman eden her müslüman şüphe yok ki
Kaza ve Kader'e de iman etmiş olur.
KADERE İMAN
İmanın esas temellerinden biri de "Kadere
iman" dır. Allahu Teâlâ Hazretlerinin, ezelden ebede kadar olacak
şeylerin zaman ve mekanını, vasıflarını, keyfiyetini ne şekil ve ne
zamanda olacaklarsa onların hepsini ezelde -daha onlar meydanda yok
iken- bilip o suretle sınırlandırmasına ve takdir etmesine "Kader"
denir. Kader, Allah'ın ilim sıfatı ile alakalıdır.
AHİRET GÜNÜNE İMAN
İmanın beşinci esası, Ahiret Gününe
inanmaktır. Ahiret gününe inanmak, İslâm dininin inanç esaslarındandır.
Ahiret gününe iman, Allah'a iman demektir. Ahiret günü; İsrâfil (a.s.)
tarafından "Sur"a üflenmesi ile bütün canlıların düşüp ölmesi ve tekrar
diriltilerek cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme
girmesine kadar geçen zamana denir. Ayrıca, İnsanların hesaba çekilmek
üzere tekrar diriltilmelerinden başlayarak sonsuza kadar devam edecek
zamana "ahiret günü" veya "Kıyamet Günü" denir.
Her mü'minin ahirete inanması şarttır. Ahireti inkâr eden, müslüman değildir. Sonradan olan şeylerin hepsinin bir sonu, bir ölümü vardır. Allah'dan başka bâkî yoktur. Her şey er geç ölecektir. Dünyanın da bir ölümü vardır. Dünyanın ölümü, kıyamet ile olacaktır. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah'dan başka kimse bilemez. Çünkü Allah bildirmemiştir. Yeryüzünde "La ilahe illallah" diyen, yani bir Allah'a, Allah'ın birliğine iman eden bir ferd bulundukça kıyametin kopmayacağına dair hadisler vardır. İnsanın kendi ölümüne "küçük kıyamet", dünyanın ölümüne de "büyük kıyamet" denir.
Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır; bir gün gelip dünyanın nizamı değişecek, kıyamet kopup alem başka bir alem olacak, her şey öldükten sonra insanlar Allah'ın emriyle tekrar dirilecek, herkes, dünyada işlediğinden sorguya çekilecek, yaptıkları iyiliği ve fenalığı görüp anlayacak, haklı, haksız ayırd edilecek kimin kimde bir hakkı varsa alınacak, iyiler cennete, kötüler cehenneme girecek, böylece her insan dünyada yaptığının cezasını ve mükâfâtını görecek, o gün temiz kalbden, dünyada yapılmış olan güzel ve iyi işlerden, hayır ve hasenâttan başka bir şey fayda vermeyecektir.
Dünyada Allah'ın emirlerini tutmuş, peygamberlerini tanımış, hiç kimseye kötülük etmemiş, elinden geldiği kadar iyilikte bulunmuş olanlar Cennete girecek, Allah'ına, Allah'ın lutuflarına ve her türlü ni'metlerine kavuşacak ve ebedi olarak orada kalacaklardır.
Ahirete inanmanın faydaları:
a) Dünya hayatı geçicidir. Ahiret hayatı ise devamlıdır. Devamlı olan hayat için çalışmak lazımdır. b) Ahirete inanan üzüntü ve sıkıntılar anında kendisini daha iyi teselli eder, sabırlı olur. c) Ahirete inanan başkasının canına, malına ve namusuna göz dikmez, iyilikte bulunur.
KABİR HAYATI
"İnsanın ölmesinden başlayarak, tekrar dirilmesine kadar geçen zamana "kabir hayatı" denir. İnsan kabre konulduktan sonra Münker ve Nekir melekleri gelir. "Rabbin kim?" "Dinin nedir?" diye sorarlar ki; buna "Kabir sualleri" denir.
Deliler ve çocuk yaşta ölenler için sual yoktur.
Kıyametin Alametleri:
1- Duman, 2- Deccal, 3- Dabbetü'l-arz, 4- Güneşin battığı yerden doğması, 5- Hz. İsa'nın inişi, 6- Ye'cüc-Mecüc, 7- Doğuda, Batıda, Arap yarımadasında büyük birer çöküntünün meydana gelmesi, 8- Yemen'de bir ateşin çıkarak insanları sürüp götürmesi.
Her mü'minin ahirete inanması şarttır. Ahireti inkâr eden, müslüman değildir. Sonradan olan şeylerin hepsinin bir sonu, bir ölümü vardır. Allah'dan başka bâkî yoktur. Her şey er geç ölecektir. Dünyanın da bir ölümü vardır. Dünyanın ölümü, kıyamet ile olacaktır. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah'dan başka kimse bilemez. Çünkü Allah bildirmemiştir. Yeryüzünde "La ilahe illallah" diyen, yani bir Allah'a, Allah'ın birliğine iman eden bir ferd bulundukça kıyametin kopmayacağına dair hadisler vardır. İnsanın kendi ölümüne "küçük kıyamet", dünyanın ölümüne de "büyük kıyamet" denir.
Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır; bir gün gelip dünyanın nizamı değişecek, kıyamet kopup alem başka bir alem olacak, her şey öldükten sonra insanlar Allah'ın emriyle tekrar dirilecek, herkes, dünyada işlediğinden sorguya çekilecek, yaptıkları iyiliği ve fenalığı görüp anlayacak, haklı, haksız ayırd edilecek kimin kimde bir hakkı varsa alınacak, iyiler cennete, kötüler cehenneme girecek, böylece her insan dünyada yaptığının cezasını ve mükâfâtını görecek, o gün temiz kalbden, dünyada yapılmış olan güzel ve iyi işlerden, hayır ve hasenâttan başka bir şey fayda vermeyecektir.
Dünyada Allah'ın emirlerini tutmuş, peygamberlerini tanımış, hiç kimseye kötülük etmemiş, elinden geldiği kadar iyilikte bulunmuş olanlar Cennete girecek, Allah'ına, Allah'ın lutuflarına ve her türlü ni'metlerine kavuşacak ve ebedi olarak orada kalacaklardır.
Ahirete inanmanın faydaları:
a) Dünya hayatı geçicidir. Ahiret hayatı ise devamlıdır. Devamlı olan hayat için çalışmak lazımdır. b) Ahirete inanan üzüntü ve sıkıntılar anında kendisini daha iyi teselli eder, sabırlı olur. c) Ahirete inanan başkasının canına, malına ve namusuna göz dikmez, iyilikte bulunur.
KABİR HAYATI
"İnsanın ölmesinden başlayarak, tekrar dirilmesine kadar geçen zamana "kabir hayatı" denir. İnsan kabre konulduktan sonra Münker ve Nekir melekleri gelir. "Rabbin kim?" "Dinin nedir?" diye sorarlar ki; buna "Kabir sualleri" denir.
Deliler ve çocuk yaşta ölenler için sual yoktur.
Kıyametin Alametleri:
1- Duman, 2- Deccal, 3- Dabbetü'l-arz, 4- Güneşin battığı yerden doğması, 5- Hz. İsa'nın inişi, 6- Ye'cüc-Mecüc, 7- Doğuda, Batıda, Arap yarımadasında büyük birer çöküntünün meydana gelmesi, 8- Yemen'de bir ateşin çıkarak insanları sürüp götürmesi.
PEYGAMBERLERE İMAN
İslâm'ın şartlarından biride Peygamberlere
iman etmektir. Peygamber; Allah'ın emir ve yasaklarını kullarına
bildirmek için, insanlar arasından seçip görevlendirdiği kişilerdir.
Peygamberlerden, yeni bir şeriat ve kitab ile gelene "Resul"; daha önceki peygamberin şeriatı ve kitabı ile hükmeden peygambere "Nebî" denir.
İnsanların hakiki bir mürşid olan Peygamberlere ihtiyacı vardır. İnsanlar, kendi akıllarıyla Allahu Teâlâ'nın varlığını ve birliğini anlayabilirlerse de, O'na mahsus olan birtakım yüksek sıfatları tamamen anlayamazlar. Ne şekilde ibadet edileceğini, dünyada nasıl bir hayat tarzı takip edeceklerini, hayata nasıl bakacaklarını, ahiret işlerini, ahiretteki sorumluluğunu, oradaki mükafatın ve cezanın şekillerini dosdoğru bilemezler. İnsanların, en kısa ve pürüzsüz bir yoldan giderek dünya ve ahiret saadetine kavuşması, fikrî ve ahlâkî yüksekliğe ulaşabilmesi, ancak İlâhî ta'lim ve terbiye sayesinde mümkün olabilir. İşte insanların, bu ihtiyaçlarını temin için Allahu Teâlâ Peygamberler göndermiş ve onlara her şeyi bildirip, insanlara doğru yolu göstermeye, onları görevlendirmiştir.
Peygamber, en iyi ve en sağlam bir şekilde insanlara Allah'ını tanıtmışlar, Allah'dan aldıkları gibi, i'tikadi hükümleri ve ibadetin şeklini ta'lim ve ta'yin ve birtakım şeylerde olan güzellik ve çirkinliği ayırt etmişler, ahlâki faziletleri insanlara aşılamışlar, medeni hükümleri te'sis etmişler, sosyal münasebet ve bağları kuvvetlendirmişler, faydalı ve zararlı, hayır ve şer olan şeyleri anlatmışlar, hayatta lazım olan şeyleri öğretmişler ve bunların yollarını, esaslarını göstererek, maddi ve manevi sahada insanlar için tam bir yol gösterici olmuşlardır.
Peygamberler, inanmayan inatçılara karşı, kimsenin yapamayacağı mu'cizeler göstermişler, Allah'ın emirlerini tutanları cennetle müjdelemişler, tutmayanları da, azab ve cehennemle korkutmuşlardır.
Allahu Teâlâ her ümmete, her kavme bir peygamber göndermiş ve hiçbir kavmi bunlardan mahrum etmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu taraf çok açıktır. Kur'an-ı Kerim'de, bu peygamberlerden 25'inin adı geçer. Bunlardan Hz. Adem ilk peygamber, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ise son peygamberdir. Bu iki peygamberin arasında da peygamberler gelmiştir.
Bunların sayısı yüzyirmidörtbin, başka bir rivayette de ikiyüz yirmidörtbin adet olarak rivayet edilmiştir. Bu rakamlar kesin olmadığından o şekilde iman etmek vacib değildir.
İnsan çalışmakla dünyada herşey olur, en yüksek mertebeye çıkabilir; fakat peygamber olamaz.
Peygamberlik Allah vergisidir.
PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
Her peygamberde bulunması gereken beş sıfat vardır.
1- Sıdk: Bütün peygamberler doğru ve dürüsttürler.
2- Emânet: Bütün peygamberler emin ve güvenilirdirler.
3- Fetânet: Bütün peygamberler akıllı ve uyanıktırlar.
4- İsmet: Bütün peygamberler günah işlemezler.
5- Tebliğ: Bütün peygamberler Allah'dan aldıklarını insanlara aynı şekilde bildirirler.
PEYGAMBERLİĞİN DELİLİ
Bir peygamberin peygamber olduğu, onun gösterdiği mucizelerle (olağanüstü şeylerle) anlaşılır. Mucize, peygamberlik davasında bulunan bir kişinin, bu iddiasında doğru olduğunu isbat için Allah'ın kudreti ile göstermeye muvaffak olduğu harikulâde bir şeydir. Bunlar öyle harika ve akıllara durgunluk verecek şeylerdir ki, böyle bir şeyi, hiçbir insan yapamaz. Peygamberin mucizesi, bir çok insanların istemesi üzerine ortaya çıkar, yaşanır. İnanmayanlara "Bu mucizenin bir mislini de siz getirin" denildiği zaman, hiçbir kimse bunu başaramaz. Mucizeyi gösteren zat, ahlâkî faziletlerle örnek bir kişidir. Peygamberin hedefi; insanlara, Allah'ın bildirdiği doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahiret saadetine kavuşturmaktır.
Bütün peygamberler, mucizeler göstermişler ve kendi zamanlarındaki inatçıları aciz bırakmışlardır. Peygamber Efendimiz de, birçok mucizeler göstermiştir. Ancak, O'nun en büyük ve ebedî mucizesi, Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an kıyamete kadar kalacak ve inanmayanlara karşı daima meydan okuyacaktır. Bunun hem lâfzı hem mânâsı, en büyük mucizedir.
PEYGAMBERLERİN TEBLİĞ ETTİKLERİ DİNLERDE ORTAK ESASLAR
Bütün peygamberlerin Allah'tan aldıkları vahiyleri insanlara tebliğ ettikleri dinler Hak dinlerdir. Bunların hepsinde hiç değişmeyen ana unsurlar vardır. Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerde değişmeyen esaslar şunlardır:
Allah'ın birliğine, ahiret gününe, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayır ve şerrin Allah'ın yaratmasıyla olduğuna iman etmek, ibadet ve ahlâk.
Peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerde şu esaslar da ortaktır:
a- Dini muhafaza (koruma): Peygamberler Allah'ın razı olduğu dini anlatmışlar, sapık inançlara ve kendisi gibi varlıklara kul olmayı yasaklamışlardır.
b- Aklı muhafaza: Hak dinlerde aklın kabul edemeyeceği hükümler yoktur. Aklı bozacak düşünmeyi engelleyecek içki, uyuşturucu vb. yasaklanmıştır.
c- Canı muhafaza: Hak dinler, haksız yere insan öldürmeyi yasaklamıştır.
d- Nesli (Soyu) Muhafaza: İnsanların soysuz bir nesil meydana getirmelerini önlemek için, her dinde muhakkak nikahla evlenme hükmü vardır.
e- Malı Muhafaza: Hak dinler; hırsızlık, yol kesicilik, soygunculuk, aldatma, rüşvet gibi haram yolları yasaklamıştır.
Bütün peygamberler; iman ve i'tikad konusu olan genel esasları ve bunlara dayanan işleri, i'tikad ile fiil ve hareket arasındaki vicdanî münasebetleri tasfiye ve terbiye edecek olan ahlâk esaslarını ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Her dinde değişmeyen esaslar bunlardır. İbadetin şekilleri ile zamanın, mekânın etkisi olan işlere ait hükümler, bu esasların dışındadır. Bunun içindir ki, muhtelif zamanlarda, ayrı ayrı mahallerde, başka başka kavimlere gelmiş olan peygamberlerin tebliğ ettikleri işlere ait hükümlerin bir kısmı veya tamamında değişiklik olması pek tabiidir. Bir dinin hak olabilmesi için bu esasları ihtiva etmiş olması lazımdır. Bunlardan mahrum olan bir din, hak din özelliğine sahip değildir.
Peygamberlerden, yeni bir şeriat ve kitab ile gelene "Resul"; daha önceki peygamberin şeriatı ve kitabı ile hükmeden peygambere "Nebî" denir.
İnsanların hakiki bir mürşid olan Peygamberlere ihtiyacı vardır. İnsanlar, kendi akıllarıyla Allahu Teâlâ'nın varlığını ve birliğini anlayabilirlerse de, O'na mahsus olan birtakım yüksek sıfatları tamamen anlayamazlar. Ne şekilde ibadet edileceğini, dünyada nasıl bir hayat tarzı takip edeceklerini, hayata nasıl bakacaklarını, ahiret işlerini, ahiretteki sorumluluğunu, oradaki mükafatın ve cezanın şekillerini dosdoğru bilemezler. İnsanların, en kısa ve pürüzsüz bir yoldan giderek dünya ve ahiret saadetine kavuşması, fikrî ve ahlâkî yüksekliğe ulaşabilmesi, ancak İlâhî ta'lim ve terbiye sayesinde mümkün olabilir. İşte insanların, bu ihtiyaçlarını temin için Allahu Teâlâ Peygamberler göndermiş ve onlara her şeyi bildirip, insanlara doğru yolu göstermeye, onları görevlendirmiştir.
Peygamber, en iyi ve en sağlam bir şekilde insanlara Allah'ını tanıtmışlar, Allah'dan aldıkları gibi, i'tikadi hükümleri ve ibadetin şeklini ta'lim ve ta'yin ve birtakım şeylerde olan güzellik ve çirkinliği ayırt etmişler, ahlâki faziletleri insanlara aşılamışlar, medeni hükümleri te'sis etmişler, sosyal münasebet ve bağları kuvvetlendirmişler, faydalı ve zararlı, hayır ve şer olan şeyleri anlatmışlar, hayatta lazım olan şeyleri öğretmişler ve bunların yollarını, esaslarını göstererek, maddi ve manevi sahada insanlar için tam bir yol gösterici olmuşlardır.
Peygamberler, inanmayan inatçılara karşı, kimsenin yapamayacağı mu'cizeler göstermişler, Allah'ın emirlerini tutanları cennetle müjdelemişler, tutmayanları da, azab ve cehennemle korkutmuşlardır.
Allahu Teâlâ her ümmete, her kavme bir peygamber göndermiş ve hiçbir kavmi bunlardan mahrum etmemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu taraf çok açıktır. Kur'an-ı Kerim'de, bu peygamberlerden 25'inin adı geçer. Bunlardan Hz. Adem ilk peygamber, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ise son peygamberdir. Bu iki peygamberin arasında da peygamberler gelmiştir.
Bunların sayısı yüzyirmidörtbin, başka bir rivayette de ikiyüz yirmidörtbin adet olarak rivayet edilmiştir. Bu rakamlar kesin olmadığından o şekilde iman etmek vacib değildir.
İnsan çalışmakla dünyada herşey olur, en yüksek mertebeye çıkabilir; fakat peygamber olamaz.
Peygamberlik Allah vergisidir.
PEYGAMBERLERİN SIFATLARI
Her peygamberde bulunması gereken beş sıfat vardır.
1- Sıdk: Bütün peygamberler doğru ve dürüsttürler.
2- Emânet: Bütün peygamberler emin ve güvenilirdirler.
3- Fetânet: Bütün peygamberler akıllı ve uyanıktırlar.
4- İsmet: Bütün peygamberler günah işlemezler.
5- Tebliğ: Bütün peygamberler Allah'dan aldıklarını insanlara aynı şekilde bildirirler.
PEYGAMBERLİĞİN DELİLİ
Bir peygamberin peygamber olduğu, onun gösterdiği mucizelerle (olağanüstü şeylerle) anlaşılır. Mucize, peygamberlik davasında bulunan bir kişinin, bu iddiasında doğru olduğunu isbat için Allah'ın kudreti ile göstermeye muvaffak olduğu harikulâde bir şeydir. Bunlar öyle harika ve akıllara durgunluk verecek şeylerdir ki, böyle bir şeyi, hiçbir insan yapamaz. Peygamberin mucizesi, bir çok insanların istemesi üzerine ortaya çıkar, yaşanır. İnanmayanlara "Bu mucizenin bir mislini de siz getirin" denildiği zaman, hiçbir kimse bunu başaramaz. Mucizeyi gösteren zat, ahlâkî faziletlerle örnek bir kişidir. Peygamberin hedefi; insanlara, Allah'ın bildirdiği doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahiret saadetine kavuşturmaktır.
Bütün peygamberler, mucizeler göstermişler ve kendi zamanlarındaki inatçıları aciz bırakmışlardır. Peygamber Efendimiz de, birçok mucizeler göstermiştir. Ancak, O'nun en büyük ve ebedî mucizesi, Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an kıyamete kadar kalacak ve inanmayanlara karşı daima meydan okuyacaktır. Bunun hem lâfzı hem mânâsı, en büyük mucizedir.
PEYGAMBERLERİN TEBLİĞ ETTİKLERİ DİNLERDE ORTAK ESASLAR
Bütün peygamberlerin Allah'tan aldıkları vahiyleri insanlara tebliğ ettikleri dinler Hak dinlerdir. Bunların hepsinde hiç değişmeyen ana unsurlar vardır. Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerde değişmeyen esaslar şunlardır:
Allah'ın birliğine, ahiret gününe, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayır ve şerrin Allah'ın yaratmasıyla olduğuna iman etmek, ibadet ve ahlâk.
Peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerde şu esaslar da ortaktır:
a- Dini muhafaza (koruma): Peygamberler Allah'ın razı olduğu dini anlatmışlar, sapık inançlara ve kendisi gibi varlıklara kul olmayı yasaklamışlardır.
b- Aklı muhafaza: Hak dinlerde aklın kabul edemeyeceği hükümler yoktur. Aklı bozacak düşünmeyi engelleyecek içki, uyuşturucu vb. yasaklanmıştır.
c- Canı muhafaza: Hak dinler, haksız yere insan öldürmeyi yasaklamıştır.
d- Nesli (Soyu) Muhafaza: İnsanların soysuz bir nesil meydana getirmelerini önlemek için, her dinde muhakkak nikahla evlenme hükmü vardır.
e- Malı Muhafaza: Hak dinler; hırsızlık, yol kesicilik, soygunculuk, aldatma, rüşvet gibi haram yolları yasaklamıştır.
Bütün peygamberler; iman ve i'tikad konusu olan genel esasları ve bunlara dayanan işleri, i'tikad ile fiil ve hareket arasındaki vicdanî münasebetleri tasfiye ve terbiye edecek olan ahlâk esaslarını ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Her dinde değişmeyen esaslar bunlardır. İbadetin şekilleri ile zamanın, mekânın etkisi olan işlere ait hükümler, bu esasların dışındadır. Bunun içindir ki, muhtelif zamanlarda, ayrı ayrı mahallerde, başka başka kavimlere gelmiş olan peygamberlerin tebliğ ettikleri işlere ait hükümlerin bir kısmı veya tamamında değişiklik olması pek tabiidir. Bir dinin hak olabilmesi için bu esasları ihtiva etmiş olması lazımdır. Bunlardan mahrum olan bir din, hak din özelliğine sahip değildir.
KİTAPLARA İMAN
Allahu Teâlâ'nın kitaplarına iman etmek, müslümanlığın esasını teşkil eden temel direklerinden ve şartlardan biridir.
Cenab-ı Hak, kullarının dünya ve ahiret saadetleri için içlerinden dilediğini peygamber olarak seçmiş ve bunlar vasıtasıyla insanlara emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini bildirmiştir. Onlar da Allah'dan aldıklarını olduğu gibi insanlara ulaştırmışlardır.
Peygamberlerin Allah'dan vahiy yolula alarak insanlara tebliğ ettikleri şeyler, İlâhî kitapları oluşturmuştur.
Bu kitapların bir kısmına sahîfeler (suhuf) denir ki, bu birkaç sahîfelik ufak bir kitap demektir. Hz. Adem'e 10 sahîfe, Hz. Şit'e 50 sahîfe, Hz. İdris'e 30 sahîfe, Hz. İbrahim'e10 sahîfe kitab indirilmiştir.
Büyük kitaplar dörttür.
Hz. Musa'ya Tevrat, Hz. Davud'a Zebur, Hz. İsa'ya İncil, Hz. Muhammed aleyhi's-selam'a Kur'an-ı Kerim verilmiştir. Bu kitaplara, semavî ve İlâhî kitaplar denir ki, Allahu Teâlâ tarafından nazil olmuş demektir.
Bu kitaplarda bulunan her türlü emirleri, yasakları, hikmetleri Allahu Teâlâ Peygamberlerine, ya Cebrail vasıtasiyle, yahud başka bir suretle vahy ve ilham etmiş, bildirmiş, onlar da Allah'dan aldıkları gibi insanlara ulaştırmışlardır.
Allah tarafından vahy ve inzal olunmuş bulunan bu kitaplar, insanların din ve dünyasını, i'tikad ve ibadete, güzel ahlâk ve adâba, insanların maddeten ve ruhen yükselmelerine ait hükümleri bildirmiş, yolun doğrusunu göstermiş ve bu yoldan sapmadan gidenleri dünya ve ahiret saadeti ile müjdelemiş, sapıkları Allah'ın azabı ile korkutmuştur.
Müslümanlar Allah tarafından peygamberlerine indirilmiş olan kitapların hepsine iman eder. Buna iman etmek farzdır. Ancak, iman edilecek kitabların hiç bozulmamış ve güvenilir bir nakil yoluyla tasdik olması, doğrulanması gerekir. Bu şarta uygun olan tek kitab Kur'ân-ı Kerîm'dir.
Cenab-ı Hak, kullarının dünya ve ahiret saadetleri için içlerinden dilediğini peygamber olarak seçmiş ve bunlar vasıtasıyla insanlara emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini bildirmiştir. Onlar da Allah'dan aldıklarını olduğu gibi insanlara ulaştırmışlardır.
Peygamberlerin Allah'dan vahiy yolula alarak insanlara tebliğ ettikleri şeyler, İlâhî kitapları oluşturmuştur.
Bu kitapların bir kısmına sahîfeler (suhuf) denir ki, bu birkaç sahîfelik ufak bir kitap demektir. Hz. Adem'e 10 sahîfe, Hz. Şit'e 50 sahîfe, Hz. İdris'e 30 sahîfe, Hz. İbrahim'e10 sahîfe kitab indirilmiştir.
Büyük kitaplar dörttür.
Hz. Musa'ya Tevrat, Hz. Davud'a Zebur, Hz. İsa'ya İncil, Hz. Muhammed aleyhi's-selam'a Kur'an-ı Kerim verilmiştir. Bu kitaplara, semavî ve İlâhî kitaplar denir ki, Allahu Teâlâ tarafından nazil olmuş demektir.
Bu kitaplarda bulunan her türlü emirleri, yasakları, hikmetleri Allahu Teâlâ Peygamberlerine, ya Cebrail vasıtasiyle, yahud başka bir suretle vahy ve ilham etmiş, bildirmiş, onlar da Allah'dan aldıkları gibi insanlara ulaştırmışlardır.
Allah tarafından vahy ve inzal olunmuş bulunan bu kitaplar, insanların din ve dünyasını, i'tikad ve ibadete, güzel ahlâk ve adâba, insanların maddeten ve ruhen yükselmelerine ait hükümleri bildirmiş, yolun doğrusunu göstermiş ve bu yoldan sapmadan gidenleri dünya ve ahiret saadeti ile müjdelemiş, sapıkları Allah'ın azabı ile korkutmuştur.
Müslümanlar Allah tarafından peygamberlerine indirilmiş olan kitapların hepsine iman eder. Buna iman etmek farzdır. Ancak, iman edilecek kitabların hiç bozulmamış ve güvenilir bir nakil yoluyla tasdik olması, doğrulanması gerekir. Bu şarta uygun olan tek kitab Kur'ân-ı Kerîm'dir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)