Allahu Teâlâ'nın kitaplarına iman etmek, müslümanlığın esasını teşkil eden temel direklerinden ve şartlardan biridir.
Cenab-ı Hak, kullarının dünya ve ahiret saadetleri için içlerinden
dilediğini peygamber olarak seçmiş ve bunlar vasıtasıyla insanlara
emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini bildirmiştir. Onlar da Allah'dan
aldıklarını olduğu gibi insanlara ulaştırmışlardır.
Peygamberlerin Allah'dan vahiy yolula alarak insanlara tebliğ ettikleri şeyler, İlâhî kitapları oluşturmuştur.
Bu kitapların bir kısmına sahîfeler (suhuf) denir ki, bu birkaç
sahîfelik ufak bir kitap demektir. Hz. Adem'e 10 sahîfe, Hz. Şit'e 50
sahîfe, Hz. İdris'e 30 sahîfe, Hz. İbrahim'e10 sahîfe kitab
indirilmiştir.
Büyük kitaplar dörttür.
Hz. Musa'ya Tevrat, Hz. Davud'a Zebur, Hz. İsa'ya İncil, Hz. Muhammed
aleyhi's-selam'a Kur'an-ı Kerim verilmiştir. Bu kitaplara, semavî ve
İlâhî kitaplar denir ki, Allahu Teâlâ tarafından nazil olmuş demektir.
Bu kitaplarda bulunan her türlü emirleri, yasakları, hikmetleri Allahu
Teâlâ Peygamberlerine, ya Cebrail vasıtasiyle, yahud başka bir suretle
vahy ve ilham etmiş, bildirmiş, onlar da Allah'dan aldıkları gibi
insanlara ulaştırmışlardır.
Allah tarafından vahy ve inzal olunmuş bulunan bu kitaplar, insanların
din ve dünyasını, i'tikad ve ibadete, güzel ahlâk ve adâba, insanların
maddeten ve ruhen yükselmelerine ait hükümleri bildirmiş, yolun
doğrusunu göstermiş ve bu yoldan sapmadan gidenleri dünya ve ahiret
saadeti ile müjdelemiş, sapıkları Allah'ın azabı ile korkutmuştur.
Müslümanlar Allah tarafından peygamberlerine indirilmiş olan kitapların
hepsine iman eder. Buna iman etmek farzdır. Ancak, iman edilecek
kitabların hiç bozulmamış ve güvenilir bir nakil yoluyla tasdik olması,
doğrulanması gerekir. Bu şarta uygun olan tek kitab Kur'ân-ı Kerîm'dir.
18 Kasım 2017 Cumartesi
MELEKLERE İMAN
Meleklere iman etmek, müslümanlığın iman
ve i'tikad esaslarındandır. Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde
meleklerden bahsedilmektedir.
Melekler, Allah'a asla asi olmazlar. Allah'ın her emrine itaat ve gece gündüz Allah'a ibadet ederler. Melek, gözlerimiz ile göremediğimiz nurdan yaratılmış varlıklardır. Onların yemesi, içmesi, yatıp uyuması, erkekliği, dişiliği yoktur. Onlar yerde, gökte ve her tarafta bulunurlar. İnsanlardan ayrılmayanlar da vardır. Her biri vazifesine göre isim alır. Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil meleklerin büyüklerindendir. Bir de, "Kirâmen Kâtibin" melekleri vardır ki, onlar her insanın yanında bulunan ve daima onun yaptığı işleri yazan meleklerdir. Meleklerin bazıları insana öldükten sonra sual sormaya me'murdur. Bunlara "Münker, Nekir" denir. Meleklerin varlığı akıl ile bilinir. Aklen câiz olduğu gibi, nakil yolu ile de sabit olmuştur. Kur'an-ı Kerim, melekleri haber vermiştir. Kur'an da melek vasıtasiyle gelmiştir.
Melekler her yerde bulundukları halde onları göremeyişimizin sebebi şudur: Her şeyin vücudu kendine göre yaratılmıştır. Onların vücudu nurânî ve ruhânîdir. Bizim gözümüz ise, meleklerin vücudunu görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Peygamberden başka hiçbir kimse melekleri yaratıldıkları mahiyet üzere göremezler. Onları görmeye bizim kudretimiz yeterli değildir. Ancak, Kur'an-ı Kerim Allahu Teâlâ'nın meleklerini haber veriyor. Kur'an'ın her söylediği doğrudur. Bunun için meleklerin varlığına iman ederiz. Sonra peygamberler melekleri görmüş ve bize haber vermişlerdir. Peygamberler ise asla yalan söylemezler. Peygamberler ve iman ettiğimiz bizim peygamberimiz meleklerin varlığını haber verdikleri için bizim de onları kabul etmemiz gerekir. Çünkü böyle bir şeyin olamayacağına aklımızla bir hüküm veremeyiz.
Gözümüzle göremediğimiz yalnız melekler midir? Kendi ruhumuzu, kendi aklımızı bu gözlerimizle görüyor muyuz?
İşte melekler de ruhumuz, aklımız gibidir.
Melekler, Allah'a asla asi olmazlar. Allah'ın her emrine itaat ve gece gündüz Allah'a ibadet ederler. Melek, gözlerimiz ile göremediğimiz nurdan yaratılmış varlıklardır. Onların yemesi, içmesi, yatıp uyuması, erkekliği, dişiliği yoktur. Onlar yerde, gökte ve her tarafta bulunurlar. İnsanlardan ayrılmayanlar da vardır. Her biri vazifesine göre isim alır. Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil meleklerin büyüklerindendir. Bir de, "Kirâmen Kâtibin" melekleri vardır ki, onlar her insanın yanında bulunan ve daima onun yaptığı işleri yazan meleklerdir. Meleklerin bazıları insana öldükten sonra sual sormaya me'murdur. Bunlara "Münker, Nekir" denir. Meleklerin varlığı akıl ile bilinir. Aklen câiz olduğu gibi, nakil yolu ile de sabit olmuştur. Kur'an-ı Kerim, melekleri haber vermiştir. Kur'an da melek vasıtasiyle gelmiştir.
Melekler her yerde bulundukları halde onları göremeyişimizin sebebi şudur: Her şeyin vücudu kendine göre yaratılmıştır. Onların vücudu nurânî ve ruhânîdir. Bizim gözümüz ise, meleklerin vücudunu görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Peygamberden başka hiçbir kimse melekleri yaratıldıkları mahiyet üzere göremezler. Onları görmeye bizim kudretimiz yeterli değildir. Ancak, Kur'an-ı Kerim Allahu Teâlâ'nın meleklerini haber veriyor. Kur'an'ın her söylediği doğrudur. Bunun için meleklerin varlığına iman ederiz. Sonra peygamberler melekleri görmüş ve bize haber vermişlerdir. Peygamberler ise asla yalan söylemezler. Peygamberler ve iman ettiğimiz bizim peygamberimiz meleklerin varlığını haber verdikleri için bizim de onları kabul etmemiz gerekir. Çünkü böyle bir şeyin olamayacağına aklımızla bir hüküm veremeyiz.
Gözümüzle göremediğimiz yalnız melekler midir? Kendi ruhumuzu, kendi aklımızı bu gözlerimizle görüyor muyuz?
İşte melekler de ruhumuz, aklımız gibidir.
ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ
Allah'a eş ve ortak koşmak değişik şekillerde olur:
a- Allah'ın birliğine iman etmeyerek iki ilah kabul etmek. Mecûsîlerin inancı böyledir. Onlar hayır ve şer için ayrı ayrı iki ilah kabul ederler. Bundan dolayı müşrik sayılırlar.
b- Allah'ın, baba-oğul-Ruhü'l-Kudüs gibi unsurlardan bir araya gelmiş olduğuna inanmak. Allah'ın üç unsurdan oluştuğuna inanmak da şirktir; Allah'ın "bir" olduğunu kabul etmemektir.
c- Allah'ın bir olduğunu söyledikleri halde kendilerini Allah'a yaklaştırmak maksadı ve O'nun yanında şefaatci olur inancıyla veya sırf babalarına ve dedelerine uyarak putlara tapmak da şirktir; Allah'a bir ortak kabul etmektir. Bu Allah'ın birliğine aykırıdır.
d- Tesiri yalnız görünen sebeplere vermek ve tabiatın hakiki bir etkileyici yönlendirici, müessir olduğuna inanmak da Allah'ın birliğine aykırıdır ve şirktir. Tesiri tabiata veren ve "tabiat yapıyor.. tabiat yarattı..." diyenlerle onlara uyanlar da buna benzer müşriklerden sayılırlar. Ancak her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmamakla beraber sebebi de, müsebbibi de yaradanın Allah olduğuna inanmak şirk değildir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin sebebine iyi yapışmak "sebebine yapışmadan iş olmaz" demek tevhide aykırı değildir. Tevhîde aykırı olan, her şeyi yalnız tabiata ve zahiri sebeplere vermektir.
e- İbadeti; Allah'ın emri olduğu için değil, şahsî ve dünyevî maksatlar için yapmak da bir çeşit şirktir. Her ne şekilde olursa olsun şirkden ve hatta şirki andıran şeylerden kaçınmak ve Allah'ın birliğine, O'ndan başka yaradan, O'ndan başka ibadete layık hiç bir Tanrı olmadığına iman etmek farzdır. Hakiki Tevhid budur.
a- Allah'ın birliğine iman etmeyerek iki ilah kabul etmek. Mecûsîlerin inancı böyledir. Onlar hayır ve şer için ayrı ayrı iki ilah kabul ederler. Bundan dolayı müşrik sayılırlar.
b- Allah'ın, baba-oğul-Ruhü'l-Kudüs gibi unsurlardan bir araya gelmiş olduğuna inanmak. Allah'ın üç unsurdan oluştuğuna inanmak da şirktir; Allah'ın "bir" olduğunu kabul etmemektir.
c- Allah'ın bir olduğunu söyledikleri halde kendilerini Allah'a yaklaştırmak maksadı ve O'nun yanında şefaatci olur inancıyla veya sırf babalarına ve dedelerine uyarak putlara tapmak da şirktir; Allah'a bir ortak kabul etmektir. Bu Allah'ın birliğine aykırıdır.
d- Tesiri yalnız görünen sebeplere vermek ve tabiatın hakiki bir etkileyici yönlendirici, müessir olduğuna inanmak da Allah'ın birliğine aykırıdır ve şirktir. Tesiri tabiata veren ve "tabiat yapıyor.. tabiat yarattı..." diyenlerle onlara uyanlar da buna benzer müşriklerden sayılırlar. Ancak her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmamakla beraber sebebi de, müsebbibi de yaradanın Allah olduğuna inanmak şirk değildir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin sebebine iyi yapışmak "sebebine yapışmadan iş olmaz" demek tevhide aykırı değildir. Tevhîde aykırı olan, her şeyi yalnız tabiata ve zahiri sebeplere vermektir.
e- İbadeti; Allah'ın emri olduğu için değil, şahsî ve dünyevî maksatlar için yapmak da bir çeşit şirktir. Her ne şekilde olursa olsun şirkden ve hatta şirki andıran şeylerden kaçınmak ve Allah'ın birliğine, O'ndan başka yaradan, O'ndan başka ibadete layık hiç bir Tanrı olmadığına iman etmek farzdır. Hakiki Tevhid budur.
ALLAH'A İMAN
Mükellef olan her akıllıya ilk önce farz olan Allahu Teâlâ Hazretlerinin varlığını, birliğini bilmek ve O'na iman etmektir.
Allah'ın varlığını, birliğini, ilim ve kudretini bilmenin yolu, sağlam, sağlıklı ve doğru bir muhakeme ve düşünüştür.
Akıl sahibi bir insanın, önce kendi varlığından başlayarak, kainatın bütününü, göklerde ve yerlerde mevcut şeylerden herbirini, bunların nereden ve nasıl geldiklerini ibret ve dikkatle düşünmesi, bunları yaratıp var eden Allahu Teâlâ'nın varlığını ve birliğini anlaması ve bilmesi için yeterlidir. Çünkü gerek kainatın, bütünü, gerek onu oluşturan zerrelerden her biri ve bunlar arasında cereyan eden nizam, bunlar üzerinde ezeli bir yaratıcının hâkim olduğuna, Allah'ın varlığına ve birliğine, ilim ve kudretine şahadet eden bir delildir. Kâinât; her satırında, her kelimesinde Allah'ın varlığı ve birliği okunan açık bir kitabdır. Kendi nefsini ve kainatı iyi düşünebilen her akıllı, kendi varlığından başlıyarak görmekte olduğu bu muazzam ve akıllara hayret verici olan şu varlığı yaratan, bir idare eden ve bütün bunlar üzerinde takdir ettiği gibi hükmünü yürüten bir kudret sahibinin varlığını anlar ve bilir. Bu, aklı başında olan her insan için farz olan bir görevdir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in birçok ayetleri bununla emretmektedir.
Aklî bir muhakeme ile Allah'ın varlığını ve birliğini anlayabiliriz. Şu kadar ki; Allahu Teâlâ'yı bu dünyada görmek nasıl mümkün değilse, O'nu hakikatte bilmek de mümkün değildir. Aklımızla ve havas denilen duygu vasıtalarımızla İlâhî hakikat idrak olunamaz. Buna beşer kuvveti yeterli değildir. Bizim gibi madde alanında bile pek çok şeylerin hakikatını anlamaktan aciz bulunan insanın, bütün maddiyat ve imkanlar dışında kalan ve onlara hiçbir yönden benzemeyen Vacibü'l-vücud'un, Allah'ın hakikatını, hüviyet ve mahiyetini anlayamıyacağı pek tabii bir şeydir.
Bunun içindir ki, Allahu Teâlâ bizi bununla mükellef tutmamıştır ve hatta bundan men edilmişizdir.
Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın varlığını, birliğini anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki, akıllara hayret veren incelikleri, bunların kendiliğinden olup olamayacaklarını düşünün; çünkü bunlar Allah'ın varlığını, birliğini gösteren belirtilerdir.
Lakin, Allah'ın zatını, mahiyetini düşünmeyin, Allah acaba şöyle midir? böyle midir? O'nun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkışmayın. Zira buna kudretiniz yetmez; ne kadar özenseniz bunu hakkiyle bilemezsiniz. Şaşırırsınız; bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez".
Allah'ın varlığını, birliğini, ilim ve kudretini bilmenin yolu, sağlam, sağlıklı ve doğru bir muhakeme ve düşünüştür.
Akıl sahibi bir insanın, önce kendi varlığından başlayarak, kainatın bütününü, göklerde ve yerlerde mevcut şeylerden herbirini, bunların nereden ve nasıl geldiklerini ibret ve dikkatle düşünmesi, bunları yaratıp var eden Allahu Teâlâ'nın varlığını ve birliğini anlaması ve bilmesi için yeterlidir. Çünkü gerek kainatın, bütünü, gerek onu oluşturan zerrelerden her biri ve bunlar arasında cereyan eden nizam, bunlar üzerinde ezeli bir yaratıcının hâkim olduğuna, Allah'ın varlığına ve birliğine, ilim ve kudretine şahadet eden bir delildir. Kâinât; her satırında, her kelimesinde Allah'ın varlığı ve birliği okunan açık bir kitabdır. Kendi nefsini ve kainatı iyi düşünebilen her akıllı, kendi varlığından başlıyarak görmekte olduğu bu muazzam ve akıllara hayret verici olan şu varlığı yaratan, bir idare eden ve bütün bunlar üzerinde takdir ettiği gibi hükmünü yürüten bir kudret sahibinin varlığını anlar ve bilir. Bu, aklı başında olan her insan için farz olan bir görevdir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in birçok ayetleri bununla emretmektedir.
Aklî bir muhakeme ile Allah'ın varlığını ve birliğini anlayabiliriz. Şu kadar ki; Allahu Teâlâ'yı bu dünyada görmek nasıl mümkün değilse, O'nu hakikatte bilmek de mümkün değildir. Aklımızla ve havas denilen duygu vasıtalarımızla İlâhî hakikat idrak olunamaz. Buna beşer kuvveti yeterli değildir. Bizim gibi madde alanında bile pek çok şeylerin hakikatını anlamaktan aciz bulunan insanın, bütün maddiyat ve imkanlar dışında kalan ve onlara hiçbir yönden benzemeyen Vacibü'l-vücud'un, Allah'ın hakikatını, hüviyet ve mahiyetini anlayamıyacağı pek tabii bir şeydir.
Bunun içindir ki, Allahu Teâlâ bizi bununla mükellef tutmamıştır ve hatta bundan men edilmişizdir.
Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın varlığını, birliğini anlamak için göklere bakın, yere bakın, kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki, akıllara hayret veren incelikleri, bunların kendiliğinden olup olamayacaklarını düşünün; çünkü bunlar Allah'ın varlığını, birliğini gösteren belirtilerdir.
Lakin, Allah'ın zatını, mahiyetini düşünmeyin, Allah acaba şöyle midir? böyle midir? O'nun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkışmayın. Zira buna kudretiniz yetmez; ne kadar özenseniz bunu hakkiyle bilemezsiniz. Şaşırırsınız; bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez".
İSLÂM DİNİNE GİRMENİN YOLU
Müslüman olmayan bir kişi müslüman olmayı
arzu ederse Kelime-i Şehâdet veya Kelime-i Tevhîd'i söylemesi (farzdır)
"Allah'ın birliğine, O'ndan başka tapılacak olmadığına ve Hz. Muhammed
(s.a.v.)in Allah'ın kulu Peygamberi olduğuna iman etmesi, bunu kabul ve
tasdik eylemesi icab eder. Bu iki esası kabul eden bir insan mü'mindir.
Bu iman ve tasdikini şöylece açıklarsa daha iyidir: "Ben İslâm Dininden başka her dinden uzaklaştım. Ben Allah'ın birliğine, Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Hz. Muhammed (Aleyhi's-Selam) Allah'ın kulu ve Peygamberi olup, O'nun Peygamberliğinin bütün insanlık için olduğuna ve Hz. İsa'nın da diğer peygamberler gibi sadece Allah'ın kulu ve peygamberi olduğuna, Ahiret Gününe, Kaza ve Kadere, Hayır ve Şer her şeyin Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğine inandım ve iman ettim."
Böylece müslüman olmuş bir kişi için başka bir merasime lüzum yoktur. İslâm dairesine girmek için bu kadarı yeterlidir. Bundan sonra boy abdesti alıp, İslâm'ı öğrenmeye ve yaşamaya başlar.
Bu iman ve tasdikini şöylece açıklarsa daha iyidir: "Ben İslâm Dininden başka her dinden uzaklaştım. Ben Allah'ın birliğine, Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Hz. Muhammed (Aleyhi's-Selam) Allah'ın kulu ve Peygamberi olup, O'nun Peygamberliğinin bütün insanlık için olduğuna ve Hz. İsa'nın da diğer peygamberler gibi sadece Allah'ın kulu ve peygamberi olduğuna, Ahiret Gününe, Kaza ve Kadere, Hayır ve Şer her şeyin Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğine inandım ve iman ettim."
Böylece müslüman olmuş bir kişi için başka bir merasime lüzum yoktur. İslâm dairesine girmek için bu kadarı yeterlidir. Bundan sonra boy abdesti alıp, İslâm'ı öğrenmeye ve yaşamaya başlar.
İMAN NEDİR?
İmân, bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak
içten ve yürekten inanmak, haber verilen bir şeyi, bir hükmü tasdik
etmek, onun doğru olduğunu kabul edip haber verenin doğru söylediğine
inanmak, mutlak tasdik etmekdir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) imanın ne demek olduğunu sorana şöyle cevap vermiştir: "İman, Allah'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna, Allah'ın Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, Kadere inanmaktır."
İmân:
Allah'a ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların doğru olduğunu içinden (kalp ile) tasdik ve itiraf etmektir.
KELİME-İ TEVHİD
Tevhîd; yalnızca Allah'ın birliğine inanıp ifade etmekdir.
"Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlullah (Allah'dan başka Tanrı yoktur; Muhammed, Allah'ın Peygamberidir). "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühu" (Ben şehâdet ederim ki, Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir.
Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet, İslâm inancının temeli olup, iman esaslarının tamamını içine almaktadır.
Müslüman olmak isteyen bir kişinin Kelim-i Tevhîd veya Kelime-i Şehâdet'i bir defa söylemesi farzdır.
İMAN ESASLARI
İslâm dininin inanç temelleri yani iman esasları altıdır:
1- Allah'a
2- Allah'ın meleklerine,
3- Kitablarına
4- Peygamberlerine
5- Ahiret gününe
6- Kadere (hayır ve şer her şeyin Allah'ın dilemesi, takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) iman etmek, kalbiyle bunlara sarsılmaz bir surette bağlanmak ve böylece Peygamber'e itaat eylemektir.
İMANINI GİZLEYENİN HALİ
İman, kalbin tasdikinden ibarettir. İnandığını dili ile söylemesi ve şehadet imanın bir parçası olmayıp, dünyada İslâmi hükümlerin uygulanması için şarttır.
Müslüman değil iken, Allah'ın birliğine ve Hz. Peygamber'in hak peygamber olduğuna iman etmiş ve bunları kalbiyle tasdik eylemiş olan bir kişi, bunu dili ile de ikrar ve itiraf ederek imanını açıklamamış da olsa, yine o kimse Allah yanında mü'mindir.
Ancak, onun hali müslümanlarca belli olmayacağından hakkında İslâmî hükümler uygulanamaz. Çünki bu durumda, Allah yanında gerçekten mü'min olan bir kişi, insanlar yanında kafirdir. Bundan dolayı ona bir müslüman kadın nikâh edilemez. Bir cemaate imam olamaz. Öldüğünde Müslüman mezarlığına gömülemez.
İMAN EDENLER, İMAN ETMEYENLER
İslâmın imân ve i'tikad esaslarını kabul ve tasdik edenler, "mü'min" ve "müslüman"dır. Bu esasları kabul etmeyenler, bunu söyleyenler, yani Allah'ın birliğine ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğine inanmayanlara "kafir" denir.
Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğini kabul ettiklerini söyleyerek gerçekten müslüman olanlar arasında göründükleri, "müslümanız" dedikleri halde, kalbleriyle inanmayanlara "münâfık" denir ki "içi başka, dışı başka, sözü özüne uygun değil" demektir. Bunlar, kafirlerden de kötüdür. Allah'a ortak koşanlara ise "müşrik" denir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) imanın ne demek olduğunu sorana şöyle cevap vermiştir: "İman, Allah'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna, Allah'ın Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, Kadere inanmaktır."
İmân:
Allah'a ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların doğru olduğunu içinden (kalp ile) tasdik ve itiraf etmektir.
KELİME-İ TEVHİD
Tevhîd; yalnızca Allah'ın birliğine inanıp ifade etmekdir.
"Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Resûlullah (Allah'dan başka Tanrı yoktur; Muhammed, Allah'ın Peygamberidir). "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühu" (Ben şehâdet ederim ki, Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve peygamberidir.
Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet, İslâm inancının temeli olup, iman esaslarının tamamını içine almaktadır.
Müslüman olmak isteyen bir kişinin Kelim-i Tevhîd veya Kelime-i Şehâdet'i bir defa söylemesi farzdır.
İMAN ESASLARI
İslâm dininin inanç temelleri yani iman esasları altıdır:
1- Allah'a
2- Allah'ın meleklerine,
3- Kitablarına
4- Peygamberlerine
5- Ahiret gününe
6- Kadere (hayır ve şer her şeyin Allah'ın dilemesi, takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) iman etmek, kalbiyle bunlara sarsılmaz bir surette bağlanmak ve böylece Peygamber'e itaat eylemektir.
İMANINI GİZLEYENİN HALİ
İman, kalbin tasdikinden ibarettir. İnandığını dili ile söylemesi ve şehadet imanın bir parçası olmayıp, dünyada İslâmi hükümlerin uygulanması için şarttır.
Müslüman değil iken, Allah'ın birliğine ve Hz. Peygamber'in hak peygamber olduğuna iman etmiş ve bunları kalbiyle tasdik eylemiş olan bir kişi, bunu dili ile de ikrar ve itiraf ederek imanını açıklamamış da olsa, yine o kimse Allah yanında mü'mindir.
Ancak, onun hali müslümanlarca belli olmayacağından hakkında İslâmî hükümler uygulanamaz. Çünki bu durumda, Allah yanında gerçekten mü'min olan bir kişi, insanlar yanında kafirdir. Bundan dolayı ona bir müslüman kadın nikâh edilemez. Bir cemaate imam olamaz. Öldüğünde Müslüman mezarlığına gömülemez.
İMAN EDENLER, İMAN ETMEYENLER
İslâmın imân ve i'tikad esaslarını kabul ve tasdik edenler, "mü'min" ve "müslüman"dır. Bu esasları kabul etmeyenler, bunu söyleyenler, yani Allah'ın birliğine ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğine inanmayanlara "kafir" denir.
Allah'ın birliğine ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğini kabul ettiklerini söyleyerek gerçekten müslüman olanlar arasında göründükleri, "müslümanız" dedikleri halde, kalbleriyle inanmayanlara "münâfık" denir ki "içi başka, dışı başka, sözü özüne uygun değil" demektir. Bunlar, kafirlerden de kötüdür. Allah'a ortak koşanlara ise "müşrik" denir.
İSLÂM DİNİNİN GAYESİ
Ferdin aklî düşüncelerini, işini ve
kalbini ıslah ederek, onları temizleyip yükselterek önce dünyada ve
devamı olarak da ahiretde saadete kavuşturur.
Toplumdaki her bir ferdin ayrı ayrı mutluluk ve huzurunun temin edilmesi, huzurlu ve mutlu bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
İslâmiyet, ferd ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak üzere bir takım hükümler ortaya koymuştur. Bunlar dini ve şer'î hükümlerdir.
İslâm dininin, insanların dünya ve ahiret mutluluğu için koymuş olduğu hükümler üç kısımdır:
1- İ'tikâdî hükümler: Bir şeye gönül ve kalp ile bağlanıp, onun varlığına veya yokluğuna kalbi ile karar vermek.
2- Amelî hükümler: İnsanların işlerini ilgilendiren hükümler, emirler, yasaklardır.
Bu işler ya Allah'a, ya biribirlerine, ya da Allah'ın kullarına karşıdır. Dinin bu kısmına "şerîat" denir.
3- Ahlâkî hükümler: Kalp ve his ile alakalı insan duyularına hitab eden, ahlâkın güzelleşmesine, vicdanın terbiyesine ait hükümlerdir.
Toplumdaki her bir ferdin ayrı ayrı mutluluk ve huzurunun temin edilmesi, huzurlu ve mutlu bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
İslâmiyet, ferd ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak üzere bir takım hükümler ortaya koymuştur. Bunlar dini ve şer'î hükümlerdir.
İslâm dininin, insanların dünya ve ahiret mutluluğu için koymuş olduğu hükümler üç kısımdır:
1- İ'tikâdî hükümler: Bir şeye gönül ve kalp ile bağlanıp, onun varlığına veya yokluğuna kalbi ile karar vermek.
2- Amelî hükümler: İnsanların işlerini ilgilendiren hükümler, emirler, yasaklardır.
Bu işler ya Allah'a, ya biribirlerine, ya da Allah'ın kullarına karşıdır. Dinin bu kısmına "şerîat" denir.
3- Ahlâkî hükümler: Kalp ve his ile alakalı insan duyularına hitab eden, ahlâkın güzelleşmesine, vicdanın terbiyesine ait hükümlerdir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)